"Karanlığa paydos", aydınlığa merhaba

"BASIN, MİLLETİN MÜŞTEREK SESİDİR" K. ATATÜRK

AYDIN DÜŞÜNCE

Karanlıkları aydınlatalım

Bu Blogda Ara

Sayfalar

15 Aralık 2010 Çarşamba

Bir haberin perde arkası

Son Posta Gazetesi
Tümevarım adlı makalem
14 Aralık 2010 Salı

Bir haberin perde arkası…

Gazetecilik mesleğini icra edenler çok iyi bilirler. Caddede, sokakta dolaşırken, olmadık yer ve zeminde ister istemez doğru-yanlış birçok bilgi ulaşır. “Bu konu böyle, niye yazmıyorsun” diyenlere “bu konu hakkında bilgi-belgeyi getir” dediğinizde işin doğası değişir! “Bilgim var, ama belgem yok! Sen gazeteci değil misin?  Belgeyi de sen araştır, bul, bu senin görevin değil mi?” dedikten sonraki cümle genellikle şöyle kurulur:
“Tabii yazmazsın, çünkü sen de nemalanıyorsun. Kim bilir ne kadar ‘sus payı’ aldın… Hem kamu adına görev yapıyorsun, hem de çıkarların işin içine girince, yazmıyorsun…” türünden suçlamalara ve/veya ithamlara, imalara maruz kalmanız çoğu zaman kaçınılmazdır.
Gazetecilik mesleğin toplum katmanında oluşan imajı, ne yazık ki böyledir.
***
Bilgi-belge olmadan, haber kaynağınızın size vermiş olduğu bilgiyi doğru olarak kabullenip yazarsanız; konunun muhatabı haklı olarak “Haber yapmadan önce beni arasan, bilgiyi teyit etsen, ona göre bilgilenerek haber yapsan…” diyebilir. Ki çoğu zaman bunu demezler, deme lütfunda bulunmazlar…
            Ne mi yaparlar?
İçten içe kinlenip, “bu benim aleyhime haber/yorum yapıyor. Birileri bunu kullanıyor, haber yaptırıyor, para karşılığı haber/yorum yapıyor…” türünden bir düşünce silsilesini belleğine yerleştirirler.
Çoğu zaman bu durumdaki gazeteci “kendini anlatmakta, kimsenin maşası olmadığını, hiçbir çıkarı olmadığını, tarafsızlık ilkesi içinde hareket ettiğini, kamu adına görev yaptığını, kamunun hakkını-hukukunu koruduğunu…” anlat(a)maz, anlatmakta zorlanır.
 “Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zor olduğu için” gazeteci hakkında yargısız infaz yapılmıştır! Ne yaparsanız yapın bu önyargıyı kıramazsınız. Gıyabınızda hüküm verilmiştir! Yargısız infaz kaçınılmazdır…
***
Yüzme Havuzu ile ilgili geçen sayımızdaki manşet haberimizin ardından, doğru-yanlış birçok bilgi yağmuruna maruz kaldık. Konunun muhataplarını “teyit”  etme anlamında aradık, iletişim kurduk.
            Manşet haberimizde de görüldüğü gibi, Zonguldak kamuoyuna mal olan “Yüzme Havuzu” ile ilgili bilgi ve belgelere ulaştık. Kamunun bilgilenmesi adına bu haberi sizlerle paylaştık.
            Bu bilgi ve belgeler, resmi olarak ilk defa yayınlanmakta ve kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Sanırım bu haberden sonra “spekülasyonlar” sona erer. Kamuoyu doğru ve yeterince bilgi sahibi olur… Haberin özeti, şöyle:

·        17. 02. 2004 tarih ve 3/13 sayılı Zonguldak Belediye Meclis kararıyla onanan Zonguldak Kent Bütünü Revizyon İmar Planlarında bahse konu alan; Emsal=3.00 hmax=7.50 imar hükümle planlanan ticaret alanı, 10 mt.lik sahil şeridini oluşturan bölümü park alanı ve kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında yer alan bölümden oluşmaktadır.
·        Mülkiyeti Belediye Başkanlığı’na ait taşınmaz, yap-işlet-devret modeliyle Belediye Encümeni’nin 25.04.1997 tarih ve 996 sayılı kararı ile Aralel İnşaat Ltd.Şti. adına Davut ACAR’a ihale edilir.
·        İhalede işletme süresi 49 yıldır.
·        İhale neticesinde adı geçen firma ile Belediye Başkanlığı arasında 15.05.1997 tarihinde yapım ve işletme sözleşmesi akdedilir. Akit sonrası 29.06.1999 tarih ve 1/13 sayılı yapı ruhsatı, yapı sahibi olarak Zonguldak Belediyesi (Yap-İşlet-Devret Usulü ile Aralel  İnş.Tic.Ltd.Şti.)’ ne verilir.
·        Belediye Encümeni 18.09.2008 tarih ve 905 sayılı kararı ile taşınmaz üzerinde İmar Kanunu’na, Kıyı Kanunu’na aykırı olduğu tespit edilen yapılaşmaların İmar Kanunu’nun 32. maddesi gereği yıkılmasına ve Kıyı Kanunu’nun 15. maddesinde yapılan atıf doğrultusunda İmar Kanunu’nun 42. maddesi gereği Aralel İnşaat Ltd.Şti’ nin 90.000,00 YTL. İdari para cezası ile cezalandırılması karar altına alınır.
·        İdare Mahkemesi 2008 / 1325 Esas, 2009/ 442 karar sayılı kararı ile “ Encümen kararının para cezasına ilişkin kısmının Anayasa Mahkemesi kararı gereği iptaline, yıkıma ilişkin kısmının reddine” karar vermiş olup; karar halen temyiz aşamasında.
·        07.09.2007 tarih ve 15/119 sayılı Zonguldak Belediye Meclis kararıyla onanan II. Etap Revizyon İmar Planı sınırlarında kalan alanın ticaret alanı olarak planlanan bölümüyle ilgili herhangi bir değişiklik yapılmaz.
·        Taşınmaz üzerinde intifa hakkına sahip Şirketin kat talebine ilişkin herhangi bir imar değişikliği başvurusu yoktur.
·        Şirket tarafından ruhsat başvurusu yapılması halinde, sözleşme hükümlerine ve taşınmazın imar durumuna göre gerekli inceleme yapılmak sureti ile gereği yerine getirilebilinir. Yani “emsal gösterilmek suretiyle” çok katlı iş merkezi imarı alınabilir.
Kamuoyunun gazeteci hakkındaki önyargılarını ve bir haberin perde arkasını “gazeteci gözüyle” bakarak, sizlerle paylaştım.
            Varın, yorumu siz yapın…

17 Mayıs 2010 Pazartesi

TTK'nın Kömür üretiminde ve işçi randımanlarında artış var (Röportaj: 10 Mayıs 2010)

HABER 1
Kömürün tonu 150 doları geçecek


Haber-Fotoğraf: AJANS ZGC67 (ALİ YILDIZ)


Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Genel Merkezi (ZGC) Genel Başkanı Derya Akbıyık ve Genel Başkan Yardımcısı Ali Yıldız, TTK Genel Müdürü Burhan İnan’a Zonguldak kamuoyunda bir süredir tartışılmakta olunan “ÇATES’in Özelleştirilmesi”ne ilişkin görüşlerini öğrenmek üzere çeşitli sorular sordular.


Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Genel Merkezi (ZGC) Genel Başkanı Derya Akbıyık ve Genel Başkan Yardımcısı Ali Yıldız, TTK Genel Müdürü Burhan İnan’a Zonguldak kamuoyunda bir süredir tartışılmakta olunan “ÇATES’in Özelleştirilmesi”ne ilişkin görüşlerini öğrenmek üzere çeşitli sorular sordular. Gazetecilerin ısrarlı sorularına rağmen “ÇATES’in Özelleştirilmesi” konusunda görüş beyan etmeyen İnan, kömürün pazarlanması ile ilgili bir başka soruyu cevaplarken:
“… Biz ÇATES’e yılda bir milyon 138 bin ton civarında kömür veriyoruz. Hazır pazarı kimse kaybetmek istemez. Öte yandan hazır pazarın kaybı, başka pazarların ortaya çıkmayacağı anlamına da gelmez. Tüccar olarak düşündüğünüzde; kömürünüzü satıyorsunuz, kimse pazarının kaybını istemez. Açıkçası, statükocu bir tavrı ister istemez geliştirirsiniz. Neticede, hazır pazarımızı kaybetmek istemeyiz. Biz kamu adına kömür üretiyoruz. Onlar da kamu adına elektrik üretiyorlar. Ortada ÇATES’in TTK’ya devri konusunda somut bir şey yok. Varsayımlar üzerine hareket edemeyiz. Şöyle olsa, böyle olsa diye olmamış konular hakkında bir fikir de beyan edemeyiz. ÇATES konusunda söyleyebileceklerim bunlar.” dedi.

Zonguldak taşkömürünün çok değerli bir maden olduğunu, 1980’li yıllarda Erdemir ve Kardemir’in yanı başımızda olmasına rağmen 55 dolar olan kömürümüzün o zamanlar yüzüne dahi bakılmadığını vurgulayan İnan: “Çünkü haklı olarak çok daha ucuza dünya piyasasından alabiliyorlardı. Ticaretin mantığı da onu gerektiriyordu.” dedi. Yine 1980’li yıllarda, bir ara kömürün tonunu 67 dolardan 55 dolara indirdiklerini, ama yine de o dönem satmakta sıkıntılar çektiklerini hatırlatan İnan:
“Şimdi kömürü 150 dolara satıyoruz. Piyasa aktörleri, bu fiyatın daha da yukarıya çıkacağını öngörüyorlar. Artık taş kömürü çok kıymetli bir madendir. Yani dünya piyasasındaki diğer enerji hammaddelerinde olduğu gibi kömürde de bir yükseliş trendi var. Biz de bundan nasibimizi alıyoruz, alacağız. Sonuç olarak; Pazar konusunda mutlaka bir Pazar bulunur, yeter ki elinizde kömürünüz olsun. Üstünde bulunduğumuz madenin ‘kıymet derecesini’ iyi bilmeliyiz.” dedi.

Dünya piyasası aktörlerinden Çin’in 2009 yılında ilk defa piyasalardan aldığı kömürün sattığından fazla olduğunu, neticede ithalatçı konumuna düştüğüne dikkatleri çekti. Dünya kömür piyasasında ithal kömür talepçilerinin taleplerinin karşılanamadığı ve bu nedenle yakın gelecekte kömürün tonunun 150 doları da geçeceğini tahmin ettiğini ifade eden İnan: “Dolayısıyla bu durum, bizim ürettiğimiz değerin (kömürün) önümüzdeki dönemde de fiyatının artacağına işaret ediyor” dedi.




HABER 2

TTK Genel Müdürü Burhan İnan:
"Bu durum, netice itibariyle bir anlamda özelleştirmedir"

Haber-Fotoğraf: AJANS ZGC67 (ALİ YILDIZ)

"Her zaman söylüyorum, Zonguldak’taki aktif ve pasif bütün bileşenlerin, bu yönde el ele vermesi lazım. Kuruma sahip çıkılması lazım. Sahip çıkılmadığı zaman… Elinizde reel bilgiler yok, gerçekçi bilgiler yok. Kurumu tartışıyorsunuz! Bunun kime faydası olur? Hakikaten bunu kamuoyunun vicdanına bırakıyorum."


TTK Genel Müdürü Burhan İnan’a ‘TTK’nın yılda bir milyon 138 bin ton kömür verdiği ÇATES eğer özelleşirse, en önemli pazarını yitirecek olan TTK’nın da özelleşmesi gündeme gelecek’ görüşünün, Zonguldak kamuoyunda yüksek sesle tartışılmakta olunduğu hatırlatılarak bu yöndeki görüş ve düşünceleri soruldu.

Genel Müdür Burhan İnan, Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC) Genel Başkanı Derya Akbıyık ve Genel Başkan Yrd. Ali Yıldız’a yaptığı açıklamada: “Bu güne kadar bana TTK’nın özelleşeceği konusunda hiçbir bilgi gelmedi, ima dahi edilmedi. Ben Genel Müdürüm. Benim bilgim dışımda bir şeyler yapıldığını da sanmıyorum. Neticede ‘Böyle bir düşüncemiz var, Genel Müdür bu konuda ne dersiniz (?)’ diye sorulurdu.” diyerek, bu konu hakkında somut herhangi bir gelişme olmadığının altını kalın çizgilerle çizdikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:

Böyle bir girişim olduğunu, sanmıyorum. Devlet olarak, Zonguldak Kömür Havzası için çizilmiş bir yol var. Onu görmek lazımdır. Bu yol nedir? ” dedikten sonra:“TTK olarak, işletemediğimiz rezervleri üçüncü şahıslara zaten verdik. Bu durum, netice itibariyle bir anlamda özelleştirmedir. Havzada 22-23 tane irili ufaklı saha var. Armutcuk’ta almadığımız eksi 300 kotunun üstündeki rezervi verdik. Amasra’da çok büyük bir rezervi verdik. Bunun dışında, bu konuda bir şey olması söz konusu değil.” dedi.


Daha sonra, Genel Müdür İnan’a TBMM adına KİT’lerin denetlemesi yapılan Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun 2008 yılı raporunun hatırlatılması üzerine İnan: “Yüksek denetleme kurulu bir tespitte bulunuyor. Emek yoğun çalışılan bu yapıyla kar etmek olanağı yok, diyor. Netice itibariyle yüksek denetleme öneride bulunuyor.

Özelleştirmeye karar verecek olan merci ne TTK, ne de yüksek denetleme kuruludur. Geçmiş yıllarda da benzer öneriler önerilmiş, tespitler yapılmıştır. Bu öneri ve tespitlerden imkânımız dâhilinde olan, gücümüzün yettiklerini, yapabileceklerimizi yapıyoruz. Yapamadıklarımızı da izah ediyoruz.” dedi.


TTK’nın özelleştirilmesi konusunun Zonguldak kamuoyunda sık sık gündeme gelmesini ve tartışılmasını ‘maalesef politik malzeme yapılıyor’ diyerek eleştiren İnan; TTK özelleşiyor-kapanıyor tartışmalarının kuruma ve Zonguldak’a zarar verdiğini, kurum çalışanlarının da, bu durumdan olumsuz olarak etkilendiğini vurguladıktan sonra: “Sizler de biliyorsunuz, TTK’nın özelleştirilmesi söz konusu değil” dedi.

Amaçlarının ‘devlet hazinesine yük olmadan ve kamuoyunda zararıyla tartışılan bir kurum olmaktan çıkarmak, zararı azaltmak’ olduğunu söyleyen İnan, “300 küsur milyon zararın olmasına rağmen, aldığımız tedbirler sayesinde bu rakamları gerilere çektik. Eğer eski anlayışlar devam etmiş olsa, gerekli önlemler alınmamış olsaydı, rakamlar eski yüksek seviyelerine gelebilirdi. Gayretimiz bu zararları düşürmek yönündedir. Her zaman söylüyorum, Zonguldak’taki aktif ve pasif bütün bileşenlerin, bu yönde el ele vermesi lazım. Kuruma sahip çıkılması lazım. Sahip çıkılmadığı zaman… Elinizde reel bilgiler yok, gerçekçi bilgiler yok. Kurumu tartışıyorsunuz! Bunun kime faydası olur? Hakikaten bunu kamuoyunun vicdanına bırakıyorum” dedikten sonra, dikkatleri başka bir boyuta çekerek, sözlerine şöyle devam etti:

“Bu kurumda çok güzel bir birikim var. TTK Türkiye madenciliğinin mektebidir. Bu bilgi ve birikimi, Türkiye madenciliğinin hizmetine sunabilmek amacındayız. İyi bir madenci, zor şartlarda yetişiyor. Sizler de görüyor, duyuyorsunuz; son bir ay içinde Kilimli ve Gelik’ten başmühendislerimizi çok büyük paralar karşılığında Bursa ve diğer bölgelerde açık işletmecilik yapan özel sektörler transfer ettiler. Yer altı madenciliğinde uzmanlaşmış-bilgi ve birikimleri iyi seviyede olan bu arkadaşlarımızdan yararlanmak için kendi bünyelerine transfer ediyor. İyi bir madenci, zor şartlarda yetişiyor. Biz bu yönümüzle de, Türkiye madenciliğine katkı sunmak istiyoruz. Biz bu çabaların içerisindeyiz” diyerek, TTK’nın Türk madenciliği açısından bilinmeyen, göz ardı edilen önemli bir işlevini de gözler önüne serdi.




HABER 3



TTK, Redevanslı sahalardan 10 milyon dolar gelir elde etti


TTK Genel Müdürü Burhan İnan, redevans işletmecilerinden alınan ton başına gelirin miktarı ve nasıl tahsil edildiğine ilişkin kamuoyunu bilgilendirici açıklamalarda bulundu.

Haber-Fotoğraf: AJANS ZGC67 (ALİ YILDIZ)

Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC) Genel Başkanı Derya Akbıyık ve Genel Başkan Yrd. Ali Yıldız’ın sorusunu cevaplayan TTK Genel Müdürü Burhan İnan; Redevansa verdikleri sahalardan, redevansçıların ürettikleri kömürün ton başına 6-7 ila 15 TL civarındaki bedelin 2008 yılında 10 milyon dolar civarında olduğunu, 2009 yılında da ekonomik krizden dolayı aynı civarda geliri elde edeceklerini tahmin ettiklerini beyan etti.

Ödemelerin nasıl yapıldığına dair bir soruyu cevaplayan İnan: “Redevansçı diyor ki ‘Ben yılda şu kadar ton kömür üreteceğim. Ton başına da şu kadar vereceğim’. (Tabii bu rakamlar her yıl enflasyon oranında artıyor) Redevansçı, verdiği o taahhüdü üretse de üretmese de biz o rakamı alıyoruz. Yani 150 bin ton kömür üreteceğim dedi de, 100 bin ton üretti; biz o aradaki farkı da ondan alıyoruz. Taahhüdünden fazla ürettiyse de, kantarlar yoluyla belirlenen bu fazla üretimin farkını da üçer aylık dilimler halinde redevansçıdan alıyoruz.” dedi.


HABER 4

TTK’ya 1452 kişi alınacak


Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC) Genel Başkanı Derya Akbıyık ve Genel Başkan Yrd. Ali Yıldız, TTK Genel Müdürü Burhan İnan’a çeşitli sanatlardaki işçi açıkları olup olmadığını sordular.

Haber-Fotoğraf: AJANS ZGC67 (ALİ YILDIZ)

Yan sanatlarda çalışanların, üretimde çalışanlardan daha fazla olması gerektiğini, kömürün ayaklarda üretim işçisi tarafından çıkarıldıktan sonra, yeryüzüne kadarki süreçlerin de ihmal edilmemesini tekrarlayan İnan; yeraltındaki çeşitli sanatlarda personel eksikliklerin giderilmesi amacıyla, teknik personel alımı taleplerinin olduğunu beyan etti. “Talebimiz devam ediyor. Hazine değerlendirmesini sürdürüyor. Bekliyoruz.” dedi.

En son 908 teknik personel talebimiz olmuştu, diyen İnan: “O günden bu güne kadar ortaya çıkan emeklilikler neticesindeki eksikliklerimizi de ilave ederek, toplam 1452 kişilik üretime destek veren sanatlarda personel talebimiz var. Önümüzdeki günlerde, bu talebimizin gerçekleşeceğini umuyoruz.” dedi.




HABER 5


Kömür üretiminde ve işçi randımanında artış var

Haber-Fotoğraf: AJANS ZGC67 (ALİ YILDIZ)

2010 yılının ilk dört ayının kömür üretimi ve işçi randımanları belli oldu. 2009 yılının ilk dört ayı ile 2010’un ilk dört ayının kömür üretimi ve işçi randımanları kıyaslandığında, her iki alanda da önemli artışlar oldu. İşçi azalmasına rağmen, geçen yılın ilk dört ayına göre bu yılın ilk dört ayında 69 bin ton 517 kiloluk bir artış söz konusu.


TTK yetkililerinden edindiğimiz kesin bilgilere göre; TTK’nın 2009 yılının ilk dört ayında üretmiş olduğu tüvanan (olduğu gibi çıkarılan) kömür miktarı 896 bin ton 143 kilodan, 2010 yılının ilk dört ayında 1185 bin ton 134 kiloya yükselerek 288 bin ton 991 kiloluk bir tüvanan kömür üretimi artışı oldu.

Yine TTK’nın 2009 yılının ilk dört ayında üretmiş olduğu satılabilir kömür miktarı 595 bin ton 920 kilodan, 2010 yılının ilk dört ayında 665 bin ton 437 kiloya yükselerek 69 bin ton 517 kiloluk bir satılabilir kömür üretimi artışı oldu.


Öte yandan, işçi randımanlarındaki artışlar ise söyle: Günlük Satılabilir İçeri Randıman 2009’un ilk dört ayında 802 kiloydu, 2010’un ilk dört ayında 860 kiloya çıktı. Satılabilir içeri randıman artış farkı, kişi başına günlük 58 kilo.

Günlük PAÜİ Randımanı (Pano Ayak Üretim İşçisi): 2009’un ilk dört ayında kazmacı başına 1984 kiloydu, 2010’un ilk dört ayında kazmacı başına 2177 kiloya çıktı. PAÜİ (Pano Ayak Üretim İşçisi) randıman artış farkı, kişi başına günlük 193 kilo.

Günlük Satılabilir Genel İşçilik Randımanı: 2009’un ilk dört ayında 634 kiloydu, 2010’un ilk dört ayında 691 kiloya çıktı. Satılabilir içeri randıman artış farkı, kişi başına günlük 57 kiloluk bir artış gerçekleşti.


TTK Genel Müdürü Burhan İnan, Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC) Genel Başkanı Derya Akbıyık ve Genel Başkan Yrd. Ali Yıldız’a yaptığı açıklamada: “Kömür üretiminde ve işçi randımanlarındaki bu artışlar ile yıllık hedefleri olan iki buçuk milyon ton kömür üretimini gerçekleştirmeye çalıştıklarını” beyan etti.



HABER 6


TTK Yönetim Kurulu sayısı, karar alma usul ve yöntemleri


"TTK Yönetim Kurulu 2’si Enerji Bakanlığını temsil eden üye olmak üzere toplam 6 üyeden oluşmaktadır."


Haber-Fotoğraf: AJANS ZGC67 (ALİ YILDIZ)


Doğal gazın Zonguldak’a gelmesi halinde TTK’nın nasıl etkileneceği, herhangi bir zararının olup olmayacağına yönelik soruyu yanıtlayan TTK Genel Müdürü Burhan İnan; doğal gaz ile kömür alanının farklı alanlar olduğunu söyledikten sonra; “Biz yakımlık kömürü kırıcıyla 0,10’a dönüştürür, demir çeliklere metalürjik kömür olarak satarız. Bir sıkıntımız olmaz dedi.

Öte yandan Erdemir ve Kardemir’e metalürjik kömür satımında herhangi bir sıkıntı olmadığının altını çizen İnan; TTK Yönetim Kurulunun yapısıyla ile ilgili bir soruyu yanıtlarken “TTK Yönetim Kurulu 2’si Enerji Bakanlığını temsil eden üye olmak üzere toplam 6 üyeden oluşmaktadır” dedi. Enerji Bakanlığını temsil eden 2 üyeden birinin “KİT üretim alanı ile ilgili idari ve teknik deneyime sahip olması gerektiğini; diğerinde ise bu şartın aranmadığını” söyledikten sonra; toplam 5 yönetim kurulu üyesi ile görev yapmakta olduklarını ve bu sayının da karar almak için yeterli olduğunu sözlerine ekledi.

Kararnamede, “salt çoğunlukla karar alınır” ibaresinin olması nedeniyle, “yeterli karar alma üye sayısının dört yönetim kurulu üyesi” olduğunu tekrarladı. “Eğer Yönetim 6 kişi olur ise 4 kişinin oluru ile karar geçiyor. Eğer sayı 4 kişi olur, 4’ü olur kararı verir ise karar geçiyor. Eşitlik olması durumunda, tıkanmayı önlemek için Genel Müdürün verdiği oy 2 oy sayılıyor” diyerek; hem TTK Yönetim Kurulu sayısı ve hem de karar alma usul ve yöntemleri konusundaki merak edilen soruları yanıtlamış oldu, hem de bu vesileyle kamuoyunu bilgilendirdi.




HABER 7



Kurumu, iyi yönleriyle konuşur hale getirmek lazım


TTK’nın bir okul olduğu, bu havza için çok şey ifade ettiği bilinci ile hareket edilirse; kurum yıpratılmaz, iyi yönleriyle konuşulur hale gelir ise kurum da bundan çalışanlarıyla birlikte pozitif enerji alır.

Haber-Fotoğraf: AJANS ZGC67 (ALİ YILDIZ)

TTK Genel Müdürü Burhan İnan, Genel Maden İş ile ilişkilerinin çok olumlu düzeyde olduğunu, sendikanın çok iyi niyetli olduğunu; kurumun geleceği noktasında TTK Yönetimi olarak sendika ile aynı şeyleri düşündüklerini söyledi.

“Biz sendikamızın bu olumlu tavrından çok memnunuz.” diyen İnan: “Her zaman söylüyorum, Zonguldak’taki aktif ve pasif bütün bileşenlerin, bu yönde el ele vermesi lazım. Kuruma sahip çıkılması lazım. Kurumu yıpratmamak lazımdır. Kurumu, iyi yönleriyle konuşur hale getirmek lazım. Basına da bu konuda sorumluluk düşüyor.” dedi.

Öte yandan “Tahlisiyecilik” in Türk Madenciliği açısından önemine dikkatleri çeken inan; İş Güvenliği ve Eğitim Daire Başkanlığına bağlı Merkez Tahlisiye İstasyonunun 1938 yılında kurulduğunu hatırlattı. O günden beri başta TTK olmak üzere ülkemiz madenciliğine hizmet vermekte olduklarını söyleyen İnan “Kurtarma, ocak yangını, göçük açma, enkaza girme, gazla mücadele konularındaki uzmanlığı sebebiyle, ülke sathındaki birçok kamu ve özel maden işletmelerine tahlisiye ve ilk yardım eğitimi veriyoruz.” dedi.

Ayrıca olağan üstü durumlarda, kurtarma hizmeti de verdiklerini sözlerine ekledikten sonra, Ülkemizde 12 ilde faaliyet gösteren toplam 16 maden işletmesi ile gelen talepler doğrultusunda Üniversite öğrencilerine de kurtarma ve iş güvenliği konularında eğitim verilmekte olduğunu söyledi.

TTK’nın, bu güne kadar on bine yakın Türk madenciliğine tahlisiye elemanı yetiştirdiğine işaret eden İnan: “Eğer TTK olmasaydı, bu mümkün olmayacaktı. Olmasını istemeyiz ama yeraltında patlama olduğunda, onu alacak eğitilmiş eleman yani tahlisiye ekibi bulamazdınız. Dolayısıyla TTK’nın bir okul olduğu, bu havza için çok şey ifade ettiği bilinci ile hareket edilirse; kurum yıpratılmaz, iyi yönleriyle konuşulur hale gelir ise kurum da bundan çalışanlarıyla birlikte pozitif enerji alır.” dedi.




HABER 8

Lavuar alanının devrine, mevzuat engeli


TTK Genel Müdürü Burhan İnan, her vesileyle Zonguldak gündemine gelen ve bilgisi olan olmayan kesimlerce sıkça tartışılan lavuar alanının “trampa yöntemiyle” Zonguldak Belediyesi’ne devri ve yasal mevzuatın kapsamı hakkında kamuoyunu bilgilendirici önemli açıklamalarda bulundu. Geçtiğimiz hafta başında, Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC) Genel Başkanı Derya Akbıyık ve Genel Başkan Yardımcısı Ali Yıldız’ın lavuar alanı ile ilgili sordukları bir soruyu yanıtlarken, trampa ili ilgili yasal mevzuata dikkatleri çekti. Şehir merkezindeki (eski) Lavuar alanını yasal mevzuat çerçevesinde kentin hizmetine vermek, kentin gelişimine katkıda bulunmak istediklerini, ama lavuar alanını Zonguldak Belediyesi’ne doğrudan veremediklerini, çünkü ilgili yasal mevzuatın bunu engellediğini; Lavuar alanının bu şekilde kalmasının Zonguldak adına çok acı olduğunu sözlerine ekledi.

Haber-Fotoğraf: AJANS ZGC67 (ALİ YILDIZ)

TTK Genel Müdürü Burhan İnan, her vesileyle Zonguldak gündemine gelen ve bilgisi olan olmayan kesimlerce sıkça tartışılan lavuar alanının “trampa yöntemiyle” Zonguldak Belediyesi’ne devri ve yasal mevzuatın kapsamı hakkında kamuoyunu bilgilendirici önemli açıklamalarda bulundu. Geçtiğimiz hafta başında, Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC) Genel Başkanı Derya Akbıyık ve Genel Başkan Yardımcısı Ali Yıldız’ın lavuar alanı ile ilgili sordukları bir soruyu yanıtlarken, trampa ili ilgili yasal mevzuata dikkatleri çekti. Şehir merkezindeki (eski) Lavuar alanını yasal mevzuat çerçevesinde kentin hizmetine vermek, kentin gelişimine katkıda bulunmak istediklerini, ama lavuar alanını Zonguldak Belediyesi’ne doğrudan veremediklerini, çünkü ilgili yasal mevzuatın bunu engellediğini; Lavuar alanının bu şekilde kalmasının Zonguldak adına çok acı olduğunu sözlerine ekledi.

Burhan İnan; “Bizim hazineye ait kullandığımız yerler var. Mesela Karadon’da kuyularımızın, binalarımızın, tesislerimizin olduğu yaklaşık 135 bin metre karelik yer de bunlardan birisidir. Hazineye ait olan ve üzerinde tesislerimiz bulunan yerlere karşılık, lavuar alanını hazineye vereceğiz. Onu trampa edeceğiz. Biliyorsunuz hazine, bizim de sahibimiz. Devlet hazinesi bizi de finanse ediyor. Neticede orası milletimizin malıdır. Yani milletin malını, millete veriyoruz.” diyen İnan, trampa mevzuatıyla ilgili sözlerine şöyle devam etti: “Biz lavuar alanını belediyeye doğrudan veremiyoruz. Belediyeye verebilmemiz için, yüksek planlama kurulu (YPK) kararı gerekiyor. Mesela Zonguldak Belediyesi, geçtiğimiz yıllarda Kozluya giden sahil bandında halkın kullanımı için park yaptı. Orada eskiden bizim şist bantlarımız vardı. O alanı, YPK kararıyla Zonguldak Belediyesine verdik. Biz kurum olarak kendimiz belediyeye veremiyoruz. Mevzuatımız müsait değil. Biz lavuar alanını hazineye devredeceğiz. Hazine de muhtemelen belediyeye devredecek. Neticede belediye de devletin kurumu. Zonguldak’ın önünü açacak her türlü olaya iyi niyetle yaklaşıyor ve süreci tıkamadan gerekeni yapıyoruz. ” dedi.

Lavuar alanının bu şekilde kalmasının Zonguldak adına çok acı olduğunu, ama ileriki süreçlerde ortaya güzel şeylerin çıkacağına inandıklarını, işte o zaman TTK olarak biz “bizim de burada bir katkımız var, diyebiliriz. “ diyerek; mevzuatın elverdiği oranda, lavuar alanı konusunda kentin yararına olan her şeye olumlu yaklaştıklarına vurgu yaptı.

Röportaj: Ali Yıldız&Derya Akbıyık
Haber-Fotoğraf: Ali Yıldız(10 Mayıs 2010)

11 Nisan 2010 Pazar

AYDIN DÜŞÜNCE: Zonguldak Yeni Adım Gazetesi’nin 12.04.2009 Tarihli Manşeti: FİLYOS TBMM GÜNDEMİNDE

AYDIN DÜŞÜNCE: Zonguldak Yeni Adım Gazetesi’nin 12.04.2009 Tarihli Manşeti: FİLYOS TBMM GÜNDEMİNDE

Zonguldak Yeni Adım Gazetesi’nin 12.04.2009 Tarihli Manşeti: FİLYOS TBMM GÜNDEMİNDE

CHP Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Genel Yayın Yönetmenimiz Erhan Çakmak ve gazeteci Ali Yıldız’ın yazılarını kaynak göstererek soru önergesi verdi.

12.04.2009

CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Filyos Liman Projesi’nin Samsun’a taşınması tartışmaları üzerine Enerji Bakanı Hilmi Güler tarafından yanıtlanması istemiyle TBMM Başkanlığı’na soru önergesi verdi. Konuyla ilgili olarak Genel Yayın Yönetmenimiz Erhan Çakmak ve gazeteci Ali Yıldız’ın Yeni Adım Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazılarını kaynak gösteren Ali İhsan Köktürk, soru önergesinde şunları söyledi:
“ Aşağıdaki sorularımın Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Sayın Hilmi Güler tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını dilerim.
Filyos Projesi; limanı, organize sanayi bölgeleri, barajları ve enerji santralleri gibi devlet tarafından önerilenlerin yanı sıra, yerli ve yabancı yatırımcıların da geliştirdiği projelerle sürekli yatırımcıların ilgisini çeken, gündemini oluşturan büyük bir projedir.
Uzun yıllar konuşulmuş, 1990’lı yıllardan başlamak üzere DLH (Devlet Limanlar ve Hava meydanları ) Genel Müdürlüğü’nce “Zonguldak Filyos Limanı” Batı Karadeniz’de Ankara hinterlandına yakınlığı ve tomografik özellikleri dikkate alınarak Marmara Bölgesi limanlarının maksimum kapasiteye ulaşmış olması ve tevziat (dağıtma) imkânı bulunmaması dolayısıyla bölgesel ekonomik gelişmelere imkân sağlayacak sanayiler için de elverişli bulunarak liman sahası olarak seçilmiştir.
Bu nedenle 1991 yılında JAPON Uluslararası İşbirliği Ajansı’na (JICA) “Zonguldak Filyos Limanı Fizibilite Etüdü” yaptırılmış ve gerçekleştirilmek üzere planlamaya konulmuştur.
Filyos Liman Projesi, “Yap-İşlet-Devret” modeli ile ihale edilmek üzere Ulaştırma Bakanlığı’nın 12.08.1996 tarih ve 17499 sayılı yazısından sonra, Yüksek Planlama Kurulu’ndan 08.11.1996 Tarih ve 96/T–45 sayı ile karar çıkarılmıştır. 29 Nisan 1997 Tarihinde ihalesi yapılmış ve kamulaştırma bedeli için de o yılın yatırım bütçesine 1,5 trilyon TL ödenek konularak kamulaştırma işlemlerine başlanmış ve devam eden yıllarda tamamlanmıştır. Akabinde de pek çok aşama geçirmiştir.
Filyos Liman Projesi; dünyadaki konteynerizasyon gelişmesi ile Roll on Roll of ve Load on Load of gibi (Ro-Ro, Lo-Lo) nakliye sistemleri Anadolu’yu bu limandan Batı’ya ve Kuzey’e en kısa yoldan bağlama imkânı sağlayacak, Romanya, Rusya, Ukrayna gibi ülkeleri Intermodal ağla Türkiye bağlantısını kurarak Boğazların artan trafiğine de mani olacak, her gün artan yük trafiğine paralel ihraç limanı olan Haydarpaşa ve Kocaeli Bölgesinin limanlarındaki kısıtlı imkân dolayısıyla bölgede yeni limanlara cevaz veremeyen gelecekteki yükünü dağıtacak, Anadolu yükleri yanı sıra Kocaeli yüklerinin bir kısmını da (Doğu Marmara) kendi üzerine çekebilecektir.
Yine bilindiği üzere, Avrupa’dan Karadeniz’e açılan suyolları ile gayet efektif çalışan Tuna ve Kuzey nehir bağlantıları ve Hazar Denizi Su Yolu bağlantıları ile Karadeniz’de yapılmakta olan nehir-deniz nakliyeleri oldukça önemli bir yer işgal etmekte ve Karayolu nakliyelerine tercih edilerek teşvik görmektedir.
İstanbul Boğazını kat ederek Marmara, Akdeniz Limanlarına yapılan bu tür nakliyeler için Karadeniz’de Filyos Limanı oldukça önemli bir köprübaşı tutarak yüksek bir kapasiteyi üzerine çekebilecek konumdadır. Yalnız Tuna Limanlarındaki malların genel dolaşımı bile büyük miktarlara ulaşmış durumdadır.
Filyos Limanına yönelik; Karadeniz’deki diğer kaynaklara paralel yük talep çalışması için Filyos Vadisindeki Serbest Bölge ve sanayi gelişimine de dikkatle eğinilmiş, Bolu ve Ankara hinterlandındaki gelişmeler de planlamada dikkate alınmıştır.
Zonguldak çevresindeki ana imalat endüstrilerine bakıldığında; tuğla (Ateş Tuğlası), çimento, konserve yiyecek, konserve balık, alçı, alçı panel, haddehane, elektrik malzemeleri, kozmetik sanayi, sac boru üretimi, kâğıt (Kraft, torba kâğıt), demir ve çelik, un- irmik, yem sanayi, kereste ve parke, makine ve yedek parça, akü imalatı, kireç taşı ve kireç üretimi, gemi sanayi görülmektedir.
Bu noktadan yola çıkarak bakıldığında, Filyos Liman Bölgesi civarındaki mevcut endüstriler, limanın muhtemel müşterileri olarak görülmektedir. Zira bu endüstriler başta da belirtildiği üzere ithal hammaddenin büyük kısmını deniz yoluyla Karadeniz ülkelerinden temin edebilecektir.
Bölgede mevcut kuruluşlar, bulundukları konumdaki arazi yapısı ve altyapı kısıtlılığı dolayısıyla daha geniş imkânlar sağlayabilecek Filyos Bölgesine yerleşmeyi tercih edeceklerdir.
Bolu ve Kastamonu Bölgesinde ise ahşap endüstrisi gelişmiş olup, özellikle mobilya sanayi başta olmak üzere hammadde ithali ve mamul ihracında Filyos Limanı tercih nedeni olacaktır.
Bu değerlendirme sonucu, bölgenin ülkemizdeki tek taşkömürü havzası niteliği ile mevcut sanayi kullanımı dikkate alınarak bakılırsa; demir ve çelik sanayi, demir ve çelik yan üretim sanayi, ahşaba dayalı endüstriler, çimento ve çimentoya dayalı mamuller, cam ve cam sanayi, kaynaklı metale dayalı üretim sanayi ve kimya sanayi gibi sanayilerin bölgede gelişeceği, özellikle Filyos Vadisinde kurulacak Organize Sanayi ve Serbest Bölgede yer alacak sanayiler ile, teşvikli yatırımlarla; entegre demir ve çelik endüstrileri, petrol rafinerisi ve petro kimya tesisleri, cam ve cam mamulleri sanayi, metale dayalı sanayiler başta olmak üzere potansiyel yaratılacağı öngörülmekte olup Filyos Limanının önemi ve vazgeçilmezliği daha net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.
Bunun dışında Kuzey komşularımızın ihtiyacı olan yaş sebze ve konserve ürünlerinin civarda yer alacak organizasyonlarla üretim ve sevkleri de söz konusu olup, limanla ilgili çevrede oluşacak komplekslerin birisi olacağı düşünülmektedir. Başlıca kompleksler; yiyecek-içecek, ahşap-kereste, çelik imalat ürünleri olarak gelişebilecektir.
Yine Filyos Limanı, Filyos Vadisi İmar Planlaması kapsamında; Liman Bölgesi, Rafineri Bölgesi, Hidroelektrik Enerji Santrali Bölgesi, Serbest Bölge, Organize Sanayi Bölgesi, Sanayi Bölgesi, Küçük Sanayi Bölgesi, Tarım Alanları, Yerleşme Alanları ve Yeşil Alanlar, Askeri Sahalardan oluşmaktadır. (Hasan Ataman. Demokrat Çaycuma Gazetesi)
Daha pek çok şey sayılabilecekken, sonuç olarak; Filyos Limanı ve Projesi Türkiye’nin en büyük stratejik projelerinden olup, sadece Zonguldak, Karabük, Bartın ve Batı Karadeniz’in değil Anadolu’daki sanayi gelişiminin ve ihracat kapasitesinin artması için zorunlu – vazgeçilemez bir projedir. Filyos Liman Projesinin başka bir yere kaydırılması ve elde edilecek faydanın Filyos dışında başka bir şekilde ikame edilmesi kesinlikle mümkün değildir, kabul edilebilir de değildir. İstanbul ve çevresindeki sanayi yığılması sebebiyle, Ankara ve Orta Anadolu’nun ithalat ihracat limanı olarak Filyos Limanı kendi başına bile karlı ve talipleri olan bir büyük projedir.
Diğer taraftan resmi ve özel tüm verilere göre, nüfusuna oranla en fazla göç veren iller, Zonguldak-Karabük-Bartın’dır.
Cumhuriyetin ilk ili olan Zonguldak, Bartın ve Karabük İlleri, şu an yaşadığı yoğun işsizliğe ve göçe karşın, Cumhuriyetimizin kuruluş dönemlerinden itibaren taş kömürü ile Demir Çelik’iyle ve diğer sanayi tesisleriyle ülke ekonomisine büyük katkılar sağlamış ve büyük bedeller ödemiştir.
Taşkömürünün vazgeçilmez enerji kaynağı olduğu süreçte (halen de öyledir) mükellefiyet nizamnameleriyle yeraltında kömür üreten Zonguldak, grizularda, iş kazalarında 5000’in üzerinde maden işçisini şehit vermiştir.
Hal böyle iken, ülke ağır sanayisini yıllarca omuzlarında taşıyan Zonguldak, üvey evlat muamelesi görmeye başlamış, bölgeye gelen büyük yatırımların Zonguldak ve Filyos’ta konuşlanmasına izin verilmemiş ve bölge halkı büyük hayal kırıklıkları yaşamıştır.
Öyle ki; 2008 yılında Rus petrol şirketi Lukoil, Filyos’ta rafineri kurmak ve 2,5 Milyar dolarlık yatırım yapmak için Enerji Piyasası Düzenleme Kuruluna (EPDK) başvurmuş, ancak, akabinde bizzat Sayın Başbakan ve Enerji Bakanı’nın ulusal basına da yansıyan görüşleri doğrultusunda Lukoil’in Zonguldak- Filyos’ta yatırım yapmasına izin verilmemiştir. İlgili soru önergemize verilen yanıtta; Lukoil’in Zonguldak’a yatırım yapmasına izin verilmediği Enerji Bakanınca doğrulanmıştır.
Son günlerde“Filyos Liman Projesi” ile ilgili olarak Zonguldak yerel basınımıza yansıyan haberler, bölgede yeniden büyük bir “tepkiye ve üzüntüye” neden olmuştur.
Yerel Basınımızda yer alan bu habere göre; “Enerji bakanlığının daveti üzerine TTK’ nın yetkili bürokratlarından oluşan 3 kişilik bir heyet, 24.03.2009 Salı günü Ankara’da geniş katılımlı bir toplantıya katıldı. Enerji bakanlığı tarafından gerçekleştirilen bu toplantının amacı “Filyos Liman Projesi” hakkında hazırlanan “fizibilite raporlarının” görüşülmesi, tespiti ve uygulanması yönünde takvimlendirilmesi konuları üzerindeydi.
Edindiğimiz bilgilere göre, kamuoyuna yansımayan, yerel seçimlerin gölgesinde kalan enerji bakanlığındaki bu toplantıya konu olan “Filyos Liman Projesinin fizibilite raporları” görüşüldü. “Filyos Liman Projesinin fizibilite raporları” AB hibe programı ve desteği ile gerçekleştirildiği biliniyor. Edinilen kesin bilgilere göre; Haziran-Temmuz aylarında “Filyos Dereceören köprüsü”nden başlamak üzere, deniz sahiline kadar 300 metre genişliğinde, 3,5 km boyunda ve 6 metre yüksekliğindeki betonarme yapımı (taşkını önleme) projesinin ihalesi yapılacak. Söz konusu toplantıda, bu ihalenin 2 yıl içinde bitirileceği kararı alınmış ve bu süreçler içinde gerek görülürse, TTK’nın uzmanlarından oluşan bu heyet, tekrar Ankara’ya gidecek. Öte yandan, Enerji Bakanlığındaki ilk toplantıda “bu proje Zonguldak’a mı yapılsın, yoksa tüm altyapısı hazır başka bir İL’e mi kaydırılsın” sorularına yanıtlar aranmış! Söz konusu toplantıda Zonguldak’ı tek başlarına savunmak zorunda kalan TTK uzman heyeti, bu öneriye kesin ve net bir çıkışla, tavır koymuştur. Enerji Bakanlığındaki söz konusu toplantıda “yalnız bırakılan” TTK Heyetine eğer “siyasi destek verilmediği takdirde”, ilgili projenin Samsun’a kayabileceği; böylece Zonguldak’ın kimsesizleştirileceği-sahipsiz bırakılacağı, gün ışığı kadar bellidir.” (Yeni Adım, Erhan Çakmak, Ali Yıldız, 6.4.2009)
Bu nedenle; sadece Zonguldak’ın değil, tüm Batı Karadeniz’in değil, Orta Anadolu’nun da bir kurtuluş projesi olarak öngörülen, “vazgeçilmesi ve ikamesi olanaksız” “Filyos Liman ve Vadi Projesi” ne yönelik olarak aşağıdaki sorularımızın yanıtlanması gerekmektedir.
1.Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığında yapılan toplantıda “Zonguldak Filyos Limanı Projesi’nin” başka bir İl’e taşınması konuşulmuş mudur? Böyle bir konu gündeme getirilmiş midir?
2.Şayet gündeme getirilmişse Filyos Limanının bırakın başka bir yere kaydırılmasını gerçekleştirilmesini, konuşulmasının bile, başta Zonguldak – Karabük ve Bartın illeri olmak üzere çok geniş bir alanda yaratacağı sosyal ve ekonomik sarsıntının boyutları Bakanlığınızca öngörülmüş müdür?
3.Bakanlığınızın Filyos Limanı ve Vadi Projesine (BAKAP) yönelik olarak, 2009 ve devam edecek olan yıllara ilişkin planlaması nedir?
(Haber Merkezi)

13 Mart 2010 Cumartesi

Tartışılan gündem ve gerçek gündem

İçinde bulunduğunuz coğrafya ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamınızı etkilemekle kalmaz, ana gündeminizi de etkiler, belirler. Aynı şekilde, küreselleşmenin doğal sonucu olan gelişmeler de, gündemimizi etkiler, belirler. Yetmiş iki milyonluk Türkiye’nin iç dinamikleri de, toplumsal ve bireysel gündemimizi de etkiler, belirler.
“Kelebek etkisi” denilen kuram, günümüz dünyasının vazgeçilmez bir gerçeğidir. Kelebek etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır. Adı, Edward N. Lorenz'in hava durumuyla ile ilgili verdiği şu örnekten gelmektedir:
“Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, Dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir”.

Bu kurama göre bir genelleme yaparsak; dünyanın bir coğrafyasında havalanan bir kelebeğin kanat çırpışlarının yaratmış olduğu rüzgar, dünyanın başka bir coğrafyasında fırtınaya dönüşebilir. Diğer coğrafyaları az yada çok, ama bir şekilde etkiler.

Keza bu görüş, bireysel yaşamımız için de geçerli bir kuramdır.

Toplumsal yaşamımızın iç dinamikleri için de geçerli bir kuramdır.

***
Özellikle son bir yıldır ülkemizin iç ve dış dinamiklerine göre şekillenen ve çoğu zaman izlemekte zorlandığımız çok değişken ve her bir başlığın ayrı bir tartışma konusu olduğu bir süreç yaşamaktayız. Süreci izlemeye çalışırken bazen kafamızın karışabildiği, takip etmekte zorlanabildiğimiz, sürekli değişen ülke gündemine hep birlikte bir göz atalım:

PKK terörü…

Küresel mali kriz ve ülkemiz üzerine etkileri…

Demokratik açılım…

PKK’nın silahsızlaştırılması…

Ermeni açılımı…

Ergenekon Terör Örgütü İddianamesi…

Tutuklamalar…

Savcılar…

Soruşturmalar…

Balyoz, Sarıkız… Operasyonları…

Generallerin- Amirallerin ve savcıların tutuklanmaları…

Islak imza-Kuru imza…

Anayasa değişikliği… Anayasa reformu…

Referandum…

Tekel eylemi…

HSYK, YÖK…

Özelleştirme…

Emekli aylıkları ve ücretler…

Kozmik oda…

TSK açıklamaları …

TSK’ya karşı yürütüldüğü iddia olunan “Asimetrik Psikolojik Savaş”…

Tarikatlar, Cemaatler…

Eksen kayması iddiaları…

Sağlık reformu… Yargı reformu… Erken seçim… Vs. vs. vs...

***
Keza Zonguldak Gündemi de, (yaratılan suni gündemler hariç) aynı şekilde üst başlık ve alt başlıkların yer aldığı bir çok gündem maddeleriyle yoğrulmakta, çalkalanmakta ve gerilmektedir. Bu gerilme bir şekilde giderilmelidir, ama nasıl?
Tüm bu gündem maddeleri ve saydıklarımız/sayamadıklarımız vardır. Asla yok diyemeyiz. Konuşulmalı, tartışılmalı ve herkes ve her kesim görüş ve önerilerini açılamalıdır ki, çözüm yolunda bir ivme kazanılsın. Katkıda bulunulsun. Bu durum, toplum sağlığı açısından olduğu kadar, bireysel açıdan da önemli ve yararlıdır. Buna şüphe yok.

Ancaaak, bireyin ve toplumun gerçek gündemi, yukarıdaki gündemlerden çoook farklıdır. Göz ardı edilemeyecek, görmezden gelinemeyecek, ötelenemeyecek bir yapıya dönüşmüştür. Vahim olan da, budur.

Nedir o gerçek gündem?

İşsizliktir… Aşsızlıktır.. Geçim derdidir… Yoksulluktur… Çöken ahlaki değerlerdir… Gelir dağılımındaki adaletsizliktir… Güvensizliktir… Ayrımcılık-kayırmacılıktır… Belirsizliktir….
Tartışılan gündem ve gerçek gündem, bireysel ve toplumsal psikolojimizi bozduğu kadar, bedensel sağlığımız üzerine de kalıcı etkiler bırakacak baskılar da yapmaktadır.

Bu sürecin sonucu hakkında bir fikri olan var mı?
Eğer var ise, fikir ile zikir ne kadar uyumlu olur?

2008'den günümüze Zonguldak...

Ortak Siyaset Oluşturmalıyız
01/01/2008 - 20:18
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01

TBMM Başkanı Köksal TOPTAN, bir dizi açılış ve ziyaretlerde bulunmak üzere, seçildiği il Zonguldak'a 17 Eylül Pazartesi günü geldi. Zonguldak, Bartın, Karabük (Eski Zonguldak)'ın iktidar ve muhalefetten bazı milletvekilleri ile birlikte gelmesi ve tüm ziyaretlerini birlikte gerçekleştirmesi, Bölgemiz ve Zonguldak tarihine "Önemli Not" olarak kaydedildi.
Bu üç ilin bazı milletvekilleri, belediye başkanları, yetkilileri, sivil toplum kuruluş temsilcileri ve vatandaşların birlikte katılması; tarihi bir izlenim olarak gözlerden kaçmadı.
Bölgemizin sorunlarını, "kâğıt üzerindeki şehir sınırları" içine hapsetmek, bence mümkün değil.
Bir düşünsenize:
*Saltıkova hava limanı sadece ilimize değil, bölgemize (Havzamıza) hizmet vermeyecek mi?
*Filyos Vadisi Projesini, Bartın ve Karabük'ten ayrı düşünebilir misiniz?
*TTK'da çalışanlar, sadece Zonguldaklılardan mı ibaret. Bartın ve Karabük'ten çalışan yok mu?
*Hangi sorunu ele alsanız, bu üç ilin ortak kaderi olan sorunla karşılaşılmıyor mu?

***

TBMM Başkanı Köksal TOPTAN'ın, konuşmasında şu mesajlara yer vermesi ve katıldığı tüm törenlerde altını çizerek tekrarlaması, ilimiz ve bölgemiz açısından çok önemli.
"...Beni buralara getiren, önlerine ne zaman çıktıysam ve elimi ne zaman uzattıysam boş çevirmeyen hemşerilerime şükran borçluyum... Bizim bu topraklarda yaşayan insanlara borcumuz var, benim borcum var. Ne kadar çalışılırsa çalışılsın, buraya 10 tane havaalanı daha açsak, 3 tane daha Filyos Projesi yapsak, ödenebilir bir hak değildir. Ömrümün sonuna kadar, bu yörenin insanı ve Zonguldak, Bartın, Karabük için Allah bana ne imkan verirse, buranın insanına harcamayı, ahlaki ve vicdani borç sayıyorum. İnşallah önümüzdeki dönemde, bu alanda önemli işler yapma olanağı bulacağız... Birlikte olduğumuz sürece, başarı gelecektir. Yeter ki güvenimizi kaybetmeyelim. Siyaset, zamanı geldiği zaman, her yerde yapılır. Bölgenin problemleri söz konusu ise, 'Ortak Siyaset Oluşturma' gayretinde olmalıyız. Böylece, bölgenin sorunlarını aşmakta, zorlanmayız... Büyük projelere imza atmak için, ulaşıma öncelik vermek, o yerlerle birlikte, dünyanın bağlantısını en kısa süreye indirmek gereklidir. O açıdan, havaalanı çok önem taşımaktadır... "
Zonguldak Belediyesi'nin onuruna verdiği iftar yemeğinde, "Zonguldaklılık Bilincini Yaratmaktan da söz eden Toptan "...Zafer, başarı hepimizindir. Ben Meclis Başkanı olarak, oy kullanamıyorum. O nedenle Zonguldak milletvekilleri eşitlenmiştir. 2 AKP, 2CHP milletvekilleri eşitlenmiştir..." dedi.

***

Meclis Başkanı Köksal TOPTAN'ın yukarıdaki sözlerini yan yana getirdiğimde, ne SEN-BEN ne İktidar-Muhalefet ne de Zonguldak-Karabük-Bartın ayrımı var. Birlik-beraberlik var, sinerji var, güç oluşturma var. Ortak akıl, ortak kazanma var. Şehir ayırmaksızın "ahde vefa, güven, ahlaki ve vicdani borç, hak ödeme, başarı" var. Gösterilen teveccühe saygı ve şükran duygularının somut yansıması olarak "GECİKMEKSİZİN elinden gelenin en iyisini yapma yarışı" var.
Yıllardan beri "Zonguldak'ın Ağabey'si yok" deyip, sızlanmıyor muyuz?
Şimdi "Köksal Ağabey'imiz" var.
Yıllardan beri "Zonguldaklılık Bilinci yok" deyip, sızlanmıyor muyuz?
Şimdi, T.TC’nin 2. adamı "bu bilince liderlik" etmek için, çağrı yapıyor.
Yıllardan beri "Ankara'da Zonguldak'ın-Bölgemizin LOBİSİ yok" deyip, sızlanmıyor muyuz?
Şimdi, bu lobi Sen-Ben-O değil, BİZ olalım, BİRLİK OLALIM diyerek, temelleri atılıyor.
Yıllar sonra yakaladığımız bu tarihi fırsatı, çok iyi değerlendirmek zorundayız.
Herkes ve her kesim, elini taşın altına çekinmeden koymak zorunda.
Pilavdan dönenin, kaşığı kırılsın...


Uzun, ince ve dikenli yol
02/02/2008 - 13:44
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Sosyal bir etkinlik olan spor, kitlelerin psiko-sosyal ve kültürel hayatında önemli yer tutar. Kitleleri psikolojik olarak, olumlu ve olumsuz etkiler. Sosyal hayatımızın bir parçası olan ve en yaygın şekilde yapılan Futbol ise, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için “moral kaynağı, moral motivasyonu”dur. Moral motivasyonumuzun durumunu belirler.
En sıkıntılı anımızda, milli takımın ve/veya şehrimizin temsilcisi Zonguldak Spor’un almış olduğu sonuç; “örtük bellek”imizi, diğer bir deyişle “bilinç altı”mızı etkilemekle kalmaz; bireysel/toplumsal motivasyonumuza, performansımıza ve davranışlarımıza yön verir, katalizör etkisi yapar. Alınan bir galibiyeti düşünün; toplumsal ve bireysel sorunlardan köşeye sıkışmış, bunalmış, bir çıkış yolu arayan “iç dünyamızda” psikolojik bir rahatlamaya, kuşlar kadar özgür ve hafif olmak hislerine kaynaklık etmiyor mu? (Ya da tam tersi)
İnsan denilen varlık olan bizlerin; (Sosyal/kültürel açıdan) 1- İç dünyamız, 3- Dış dünyamız (evet 3’ü, yanlış yazmadım) vardır.
Bu iki dünya arasında 2. sırada “dil ve kültürden oluşan” öyle bir dünyamız vardır ki, bu iki dünya arasındaki bağlantıyı-iletişimi “tıpkı elektrik devresinde olduğu gibi” keser ve/veya bağlantıyı açar. İşte tam da burada, yani 2. sıradaki katmanda devreye giren spor (futbol) iç dünyamızla, dış dünyamız arasında “şalter görevi” görür. İç dünyamız ile dış dünyamız arasındaki devreyi tamamlar, bütünlük sağlar. Kültürümüzde en yaygın şekilde yapılan, taraftar bulan, kitleleri etkileyen futbolda alınan sonuçlar; İç dünyamız ile dış dünyamız arasında gel-git’lere, dalgalanmalara veya en doruk noktada kendimizi iyi hissetmemize, moral kaynağımız olmaya ve güncel sorunlardan bir kaçış, fırtınalı havalarda “güvenli bir limana sığınma hissi”ne kapılmamıza neden olur. Sonuçta (argo tabirle) hepimiz insanız; et ve kemikten oluşmuyoruz.. İç ve dış dünyamızdaki her türlü gelişmelerden (istesek de istemesek de) etkilendiğimiz, duygu ve his dünyamız var. Bu iki dünya arsasındaki ara katmanda yer alan, iletişim devresini kesen/açan “dil ve kültürden oluşan dünyamızdaki” olaylardan etkilenmemek, kaçmak mümkün mü?
Eğer bu 3 dünyamızı akvaryuma benzetirsek; akvaryum içindeki suyun temizliliğinin/ kirliliğinin, saflığının ya da tuzluluk oranının, suyun içindeki oksijen miktarının; akvaryum içindeki balığı etkilemediğini söyleyebilir miyiz? Elbette söyleyemeyiz. İşte bu kadar önemlidir, dil ve kültür yaşamımızdaki gelişmeler. Bilinçli/bilinçsiz, istekli/isteksiz, farkında olalım/ olmayalım kitleleri oluşturan bizleri “isteğimiz dışında” etkiler. Görünmeyen, sihirli bir değnek gibi bir durumdur, söz konusu olan! Duygu ve his dünyamız, gizemli bir el tarafından ele geçirilmiştir! Yoksa kitlelerin futboldan bu kadar çok etkilenmesini, gündem oluşturmasını, konuşmasını, istenmeyen-hoş olmayan adli olaylara yol açmasını, ilgilenmesini nasıl izah edebilirsiniz ki? Kısaca; toplumsal motivasyonumuzdaki bir “ohhh” diyebileceğimiz, nefes alabileceğimiz, gevşeyeceğimiz bir “psikolojik rahatlama”ya yol açmasa; futbol dünyada, ülkemizde ve kentimizde bu kadar çok izlenir, seyirci bulabilir; kitleleri harekete geçirebilir miydi? Toplumsal sağlığımız için küçümsenemeyecek, göz ardı edilecek, geçiştirilecek bir olgu değildir futbol. İnkâr edildiğinde, tıpkı akvaryum içindeki suyun oksijeninin yetersiz olduğunda, “balığın akvaryum içinde bilinçsizce dönüp-dolaşması” gibi, “deli danalar gibi” tepinip dururuz! Eğer futbol, toplumsal psikolojimiz üzerinde, bu kadar baskın olmasaydı; Sosyal patlamaya, toplumun ruh sağlığının bozulmasına vs. gibi olumsuz psikolojik durumların kapısı aralanır, toplumsal sağlığımız bozulurdu! Yoksa toplumsal sağlığın ötesinde, kendi alanında ayrı bir sektör oluşturan; sporun bir dalı olan futbolu, devletler neden destekliyor, özendiriyor sanıyorsunuz? İşte tüm bu gerekçelerden ötürü; beden ve ruh sağlığımızın dengelenmesi, normalleşmesi için ve ekonomisi için, toplumsal ve bireysel açılardan bu kadar çok önemli bir olgudur futbol.
***
Profesyonel Ligde mücadele eden şehir takımlarının liglerdeki temsiline, mevcut durumlarına ve sıralamalarına baktığımızda, o şehrin “ekonomik yapısıyla doğru orantılı” olduklarını görüyoruz. Hele hele çok yüksek transfer paraları, dudak uçuklatacak kadar yüksek olunca; Süper ligde, birinci ve ikinci ligde bulunmak “sürekli ve kesintisiz bir gelir kaynağı”nı zorunlu hale getiriyor. Ekonomik özgürlük sağlanamamış ise, taşıma suyla değirmen de dönmeyeceğine göre, kümede kalmak da ekonomiye paralel olarak zorlaşıyor. Tıpkı, o eski Zonguldak’tan 3 il çıkarıldıktan sonraki süreçte (eski Zonguldak’a kıyasla) ekonomik dengelerin daralması, sınırlı hale gelmesi, şehrin ekonomik yapısıyla/yaşamıyla orantılı olarak değişiyor.
Futbolun içinden gelen biri olarak, söylüyorum; Gönlümüzü, geçmişteki başarılarla övünerek avutamayız. Bunun kimseye ve ruhsal motivasyonumuza bir faydası yok.
“Mevcut durumda neler yapabiliriz? Zonguldak spor için sürekli ve kalıcı bir finansmanı nasıl sağlayabiliriz ki, kendi ayakları üzerinde durabilsin, kendi yağıyla kavrulsun?” düşüncesinden hareket eden valimiz önderliğindeki oluşuma GMİS, belediye, işadamları, oda başkanları ve diğer sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de destek verince, toplumsal bir mutabakat sağlandı. Bir olundu, birlik olundu ve sorun çözüme kavuştu. Kanımca, Ramis MUSLU başkanlığında oluşan yeni yönetim; kimsenin “HAYIR” diyemeyeceği, toplumsal uzlaşının dikkate alındığı bir yönetim oldu. 03 Ocak 2005’de yapılan olağanüstü genel kurulda göreve gelen yönetimi tebrik ediyor, tüm Zonguldak halkının maddi ve manevi desteklerini esirgemeyeceklerini umuyorum.
“Gönül işi bu;
Gönül ne 3. ligi,
ne 2. ligi,
ne de 1. ligi ister;
Gönül süper ligi ister; SÜPER LİGİ” diyorum ve ortaya bir vizyon koyuyorum. Yeni yönetime ve tüm camiaya; bu uzun, ince ve dikenli yolda, başarılar diliyorum. Yolunuz açık, hayalimiz gerçek olsun.


Anaç savaşçılar
07/02/2008 - 21:34
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
“Vakıfçılık”, bizlerin çok eski bir “sosyal olgu”sudur. Bu “sosyal olgu”, Osmanlı’da da devam etmiş, günümüze kadar süre gelmiştir. Siz bakmayın AB’nin “Vakıflar Yasası” için yapmış olduğu bir takım baskılara-dayatmalara. Yardımlaşma-dayanışma-ihtiyacı olana kol, kanat germe… gibi insani ve toplumsal paylaşım, bizlere atalarımızdan kalan en onurlu ve hazzı en yüksek değerlerden sadece biridir.
Atalarımız “sosyal yardımlaşmayı-dayanışmayı” güncel yaşamlarında bir değerler bütünlüğü içinde yaşatırlarken; Onların (Avrupalıların) ataları, derebeylerinden mağaralara kaçıp, yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Bizim atalarımız medeniyeti, “insani, vicdani ve sosyal paylaşım…” gibi değerler üzerine inşa ederlerken; onların ataları medeniyeti “kimliksizleştirici, dilini-dinini-kültürünü yok edici, başkalaştırıcı ve özüne yabancılaştırıcı, parçalayıcı, bölücü…” gibi değerler üzerine inşa etmekteydiler. Kültürel mirası atalarından devralan batı dünyası da bu geleneği sürdürdükleri için, günümüzdeki medeniyet “tek dişi kalmış canavar” olarak nitelendirilmektedir. Bunun somut izlerini, sömürgeleştirilen ve yukarıdaki barbarlıkları yaşama geçiren, hatta soykırım yapan Avrupa emperyalizminin Asya’da, Afrika’da ve Amerika’da yaptıkları uygulamalara bakmak-araştırmak yeterlidir. Siz bakmayın onların bu gün “SÖZDE insan hakları, din-düşünce-kültür ve demokrasi, daha çok demokrasi” kavramlarının biricik ve tek savunucusu gibi sahiplenmelerine! Bu kavramların arkasındaki “gerçek düşünce sistemi”, ileri teknoloji sayesindeki üretim fazlasına “küresel ölçekte” yeni pazarlarlar yaratmak niyetidir. Küreselleşmenin kime, nasıl fayda sağladığına “derinlemesine bakılır-araştırılırsa”, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Bu paragraftan “batı karşıtı, kafatasçı…” gibi, bir düşünce içinde olduğum sonucunu “asla, ama asla” zihninize yerleşmesine izin vermeyin, lütfen. Bu benim dünya görüşüme, yaşam felsefeme zıt bir düşünce olur. Benim demek istediğim, ortaya getirmek istediğim bilinç şu; Atasını-soyunu-sopunu-tarihini-kültürünü bilmeden ve ezikliğin-mahcubiyetin-aşağılanmanın kör kuyularına hapsolan, körü körüne Avrupa sevdalısı-hayranı olan birtakım “kendini bilmezlerin” oyununa gelmemektir. Bizim tarihimizde utanılacak hiçbir durum söz konusu değildir. Batı dünyası öyle söylüyor diye de, tarih yeniden yazılmaz. Tarih, neyi yazmışsa, gerçek o’dur.
***
Tüzüğünü yazdığım, kurucu üyesi olduğum ve genel sekreterliğini yapmakta olduğum ZONEPDER-Zonguldak Esnaf ve Pazarcılar Derneği’ne plaket verilmek üzere; 7 Şubat 2008 tarihinde, Zonguldak Belediyesinin düzenlemiş olduğu törene davetliydim.
Zonguldak Belediyesi bünyesinde faaliyet gösteren, Sevgi Gonca Başkanlığındaki gönüllülerin amacı; ihtiyaç fazlası giysi-eşya… gibi aklınıza gelebilecek her şeyi toplamak-onarmak-temizlemek-ütülemek ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak. Bu onurlu-gururlu ve manevi hazzı çok yüksek insani görevi yerine getirmek isteyen Sevgi Gonca’nın Başkanlığındaki diğer gönüllüler Nur ÖZYİĞİT, Papatya UZUNOĞLU, Zuhal KÖKDEMİR, Esin DEMİRER, Nursen YALÇIN, Figen GÜNGÖR, Neriman KARTAL ve Aysel APAYDIN hanımefendileri gönülden tebrik ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum. Büyük bir görev üslenmişler. Bu görevi yerine getirirken karşılıksız, herhangi bir parti adına değil, sadece ve sadece insani değerler üzerine kurdukları manevi dünyanın içinde yolculuklarına devam etmekteler, hepsi o kadar.
Birileri çıkıp da diyebilir ki, “efendi, önce bu halkı fakirleştirdiler, yokluğa-yoksulluğa alıştırdılar; şimdi de vicdanlarının sesini dindirmek için böyle bir işe soyundular(!)” diyebilirler. Bu görüşte haklılık-haksızlık vardır ve/veya yoktur, bu tartışılır; ben işin orasında değilim. Bildiğim ve savunduğum bir somut gerçek var. O türden düşünce sahiplerine derim ki: “Bu eli öpülesi hanımefendiler mi, bu insanları bu duruma getirdi?” diye, soru sormak ihtiyacını duyarım.
Ne güzel demiş atalarımız “Cennet, anaların ayaklarının altındadır. Yuvayı, dişi kuş yapar” diye. Toplumun anası, anasızların anası, kimsesizlerin anası olan ve tamamı gönüllülerden oluşan “anaç savaşçılar”a, yardımcı olmak isteyenlere sesleniyorum. Zonguldak Belediyesinin zemin katında bulunan bu girişime destek olmak istiyorsanız, küçük gelen-kullanmadığınız-ihtiyaç fazlası olan giyimden ev eşyasına, tülünden, mobilyasına, beyaz eşyasına kadar aklınıza gelebilecek her şeyinizi “çöpe atmayın, ardiyede çürütmeyin” lütfen.
Maddi, manevi, nakdi ve ayni yardımlarınız için, Zonguldak Belediyesine bir telefon ediniz, lütfen. İhtiyaç fazlanız, alınsın-derlensin-toparlansın, belediyenin zemin katındaki reyonlarda ihtiyaç sahiplerine ulaşsın.
İhtiyaç sahipleri de teşhir edilmeden, kızarmadan-sıkılmadan-utanmadan-fotoğrafları çekilerek gazetelerde yayınlanmaksızın; bir mağazadan alış-veriş yapar gibi “ücret ödemeksizin” ihtiyacı olanı alsın, kullansın. Atalarımızdan miras kalan yardımlaşma-dayanışma-paylaşma kültürümüz, lütfen devam etsin. Hem ihtiyaç fazlanız değerlensin, hem de gönlünüz yücelsin.
Her zaman, hepimizin yapabileceği bir şeyler, mutlaka vardır.


Başbakan Erdoğan maden ocaklarına gidecek
26/02/2008 - 20:06
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Bir haber:
27 Ekim 2007 tarihinde "Madenlerde İş Sağlığı ve Güvenliği" kampanyasını başlatmak üzere Zonguldak'a gelen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, TTK Kozlu Müessesesi'ne ait ocakta çalışma koşullarını yerinde incelemek üzere -560 koduna inmişti. Bu ziyaretin ardından katıldığı bir çok toplantıda maden ocaklarını ziyaretini anlatan Bakan Çelik, İNTES'in düzenlediği "Türkiye'de istihdam iklimi" konulu geleneksel toplantıda da Zonguldak'tan söz etti. Maden ocağına girdiğini ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da geniş bir heyetle maden ocaklarını ziyaret etmeyi planladığını anlatan Bakan Çelik, "Hepinize tavsiye ediyorum, 500 ve 800 metre derinlere inmek, görmek önemlidir. Çünkü orada bir emek var, alın teri var. Türkiye'nin geleceğine katma değer var. Bir görüşmemizde Sayın Başbakanımız, bizzat oraya bakan arkadaşlarımızla ve üst düzey bürokratlarla ziyaret gerçekleştireceğini ifade ettiler. Umarım en kısa süre içinde o ziyarette gerçekleşir" dedi.

Bakan Çelik'in konuşmasının Zonguldak ve maden ocaklarıyla ilgili bölümü şöyle:
"Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olarak iş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili sorumluluklarımız var. İş sağlığı ve güvenliği dediğiniz zaman en güvensiz bölgeyi tespit etmeniz gerekiyor. Nerede iş sağlığı ve güvenliği en çok sıkıntılıdır? Tabii ki yerin altındadır. Bakan olur olmaz Zonguldak'a gittik ve İş Sağlığı ve Güvenliği Kampanyası'nı başlattık. Zonguldak'ta yerin -560 metre derinliğine indik. İnmekle kalmadık 4 kilometre de vagonla gittik. Daha sonra da işçi kardeşimizin kömür kazıdığı noktaya gittik. Elindeki malzemeyi alarak biz de kazdık, bir parça kömürü hatıra olarak aldık ve çıktık. Hepinize tavsiye ediyorum, 500 ve 800 metre derinlere inmek, görmek önemlidir. Çünkü orada bir emek var, alın teri var, Türkiye'nin geleceğine katma değer var. Bir görüşmemizde Sayın Başbakanımız, bizzat oraya bakan arkadaşlarımızla ve üst düzey bürokratlarla ziyaret gerçekleştireceğini ifade ettiler. Umarım en kısa süre içinde o ziyarette gerçekleşir"
Bir yorum:
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik nereli? Bakanlığına bağlı bir kurumu en az bir Zonguldaklı kadar içten ve samimi bir şekilde gittiği her ortamda anlatıyor, anlatmaya da devam ediyor. Sanırsınız ki şövenistlik yapan bir Zonguldaklı. Hayır, öyle değil. O bu ülkenin bir bakanı. Daha doğrusu "olması gereken" bakanı! Her zaman derim: "-Bir şeyler yapmak için illa nüfus kâğıdında "Zonguldaklı" yazması gerekmez". Bu ilin başarılı valisi, bürokratları Zonguldaklı mı? Tabii ki değil. Hem Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, hem de Zonguldak valisi Yavuz Erkmen bu ülkenin "sorumluluklar bilinci" içinde görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışan iki değeridir. Biz Zonguldaklılar için de iki, gözbebeğimizdir. Başbakanı, bakanı, bürokratları kentimize bekliyoruz. Onlar ocaklara indikçe, oradaki çalışma ortamının şartlarını gördükçe, madenler kapatılsın propagandasını yapanların Zonguldak'a yakıştırdıkları kara leke (KAMBUR)"un silineceğine inanıyorum. Maden ocaklarındaki üretimi kendi gözleriyle gören her kişi, Zonguldak'ın gönüllü elçisi olacaktır. Buna şüphe yok. Maden teknikeri olmadan önce, staj yapmadan önce, ocaklardaki çalışma şartlarını sadece kulaktan dolma bilgilerle biliyordum. Ama... O ortama girip, o havayı soluyup, o emeği gördükten sonra, daha farklı açılardan bakar oldum madenlere! Neden? "Bilmek", farklı bir şey; "deneyim-yerinde tespit" farklı bir şey de onun için.
Keşke, diyorum; Zonguldak sınırları içine giren herkesi maden ocaklarını gezdirebilme olanağımız olsa! İşte o zaman "kambur" olmadığımız, bu ülke için kömürün önemi ve değeri daha iyi anlaşılır. Ne demek istediğimiz daha net ve daha iyi algılanırdı. Kentimizi savunmak zorunda kalmaz, bu kadar çok söze de gerek kalmazdı!
Zonguldak limanına gelen gemiler ne zaman ki (bu gün olduğu gibi değil) kömür memleketine "ithal kömür yüklü" gelip, boş gitmez iseler, işte o zaman Zonguldak kurtulur. 1980 öncesinde olduğu gibi limana boş gelir, Zonguldak kömürünü yükler, öyle giderlerse; işte o zaman biliniz ki, hem Zonguldak hem de ülkemiz kendi enerji kaynak potansiyelini gerçek anlamda değerlendiriyor ve iş-aş üretim potansiyeline katkıda bulunuyor demektir. Bir zamanlar, Liman dışında (kömür almaya gelen )sıra bekleyen demirlemiş gemiler, gökyüzündeki yıldızların yeryüzündeki elçileri gibi çevrelerine ışık saçarlardı. Zonguldak deyince, "emeğin, ağır sanayinin başkenti, yiğit insanların diyarı "denirdi. Şimdilerde ise kasıtlı olarak "kambur" deniyor! Tüm bunlar bir çocukluk anısı, bir gençlik anısı olarak hafızama kazınmasa, mazi ile bu kadar çok avunmasam olmaz mı? Bu özlemim, bir gerçek olsa; benim ülkem, benim memleketim daha çok kazanmaz mı? "Çözüm ne?" diyenlere; "Çözüm, sorunların içinde" diyorum. Hele başbakan, bakan ve üst düzey bürokratlar ilimize gelip, maden ocaklarına bir girsinler; bakın siz o zaman (!) nasıl da karanlıklar "aydınlığa" çıkıyor? Nasıl da gerçekler gün ışığıyla buluşuyor? Nasıl da Zonguldak'ın "kamburu" düzeliyor?


Ti'ye alanları, Fi'ye almak
29/02/2008 - 21:24
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Zonguldak'ta beşinci yılını tamamlayan Vali Yavuz ERKMEN, 26 Şubat 2008 Salı günü, Memurlar Lokalinde (basına yönelik olarak) kahvaltılı basın toplantısı düzenledi. 2007 yılında ilimizde yapılan faaliyetler ve 2008'de uygulamaya konulacak projeler hakkında kamu adına bizleri bilgilendirdi. İlin tüm müdürlerin hazır bulunduğu toplantıda, kamu kurumlarına ve özel sektöre ait bilgi ve verilerin ışığında; bir yandan geçen yılın muhasebesini yaparken, diğer yandan da bu yıl yapılacak proje ve yatırımları anlattı.
Zonguldak 2007'de 166 tirilyon 282 milyar YTL'lik yatırımdan aldığı pay ile Türkiye 18'si oldu. Bu ilimiz açısından önemli ve altı çizilmesi gereken bir veri.
Akılda kalması ve altının kalın çizgilerle çizilmesi gereken ikinci bir konu var ki, onu Vali Yavuz Erkmen'in şu sözleriyle tekrar hatırlayalım:

Çaycuma Havaalanı ile ilgili çalışmaları 'Tİ'ye alan, hafife alan, alaycı yazılarıyla (gündemde kalarak gündem yaratmaya çalışan) küçük düşürücü yazılara Zonguldak insanı adına üzüldüğünü dile getiren Erkmen "Ben kendi adıma olsa üzülmem ve hiç sesimi çıkarmam. Ama bölge insanının faydasına olacak, ileriye dönük büyük bir projenin 'böyle küçük hesaplarla' BAZI KİŞİLERCE hafife alındığını görmek, insanı üzüyor. Bir defa Havaalanımız şu an açık ve ayda 10 civarında küçük tip uçaklar iniyor. (Bu esnada, Vali Erkmen'e iletilen küçük bir kağıda yazılı not'taki, Saat 11'de özel bir uçağın Çaycuma Havaalanına ineceği bilgisini, bizlerle paylaştı) Bizim amacımız, ÇAYCUMA HAVAALANI'NI TARİFELİ VE BÜYÜK UÇAKLARIN UÇUŞ YAPABİLECEĞİ HAVA TRAFİĞİNE AÇMAK. Bunun için tehlike arzetmesin diye çevredeki dağın yamacından üçgen şeklinde harfiyatın alınması gerekiyor. Biz (Zonguldak 600, Karabük 200, Bartın 200 bin YTL olmak üzere) bir trilyon civarında para toplayıp bir şeyler yaparsak, ulaştırma bakanlığından diğer ödenekleri (15-20 bin YTL'lik) hemen alabilelim diye çabalıyoruz. DAĞIN TRAŞLANMASI VE PİSTİN UZATILMASI, GENİŞLETİLMESİ gibi çalışmaların tamamlanmasından sonra, Mayıs ayında Havaalanını tarifeli uçak seferlerine açacağız. Havaalanı şu an hudut kapısı haline gertirilmiş durumda. Öğer Tur, Mayıs ayında Almanya seferlerini başlatacak. Yurt içinde Atlas Jet ile görüşmelerimiz belli bir noktaya gelmiştir" dedi.
***
Vali Erkmen'in bahsettiği "Bazı kişiler" kim? Diğer bir anlatımla; Çaycuma Havaalanı ile ilgili çalışmaları 'Tİ'ye alan, hafife alan, alaycı yazılarıyla (gündemde kalarak gündem yaratmaya çalışan) küçük düşürücü yazılar yazan Zonguldak'lı gazeteciler kim? Bunların adı yok mu? Her meslekte olduğu gibi, gazetecilik mesleğinde de "Küçük hesaplar peşinde olan, görevi kötüye kullanan, kamuoyu yaratarak kamuoyunu YANLIŞ YÖNLENDİRENLER'e yasal ikaz, cezai yaptırım yok mu? Var ise bu yaptırımlar neden, niçin uygulamaya konulmaz? Bu arkadaşların üyesi oldukları mesleki örgütler, gerekeni neden, niçin yapmazlar?..
Bu ilin valisi eğer "...bölge insanının faydasına olacak, ileriye dönük büyük bir projenin 'böyle küçük hesaplarla' BAZI KİŞİLERCE hafife alındığını görmek, insanı üzüyor" diyebilme noktasına gelebiliyorsa(!); "Zonguldak basın camiası" bu cümlenin tamamının anlamını, yorumunu, değerlendirmesini "savsaklamadan yapması" gerekiyor. Böylesine ustaca dizili, kibar ve diplomatik bir cümlenin içeriğini anlayamayacak insan, sanırım yoktur. Anlayan anladı! Bilirsiniz "Lafın tamamı, herkese söylenmez" ! Umarım "Posta", adresine "İadeli-Tahaahhütlü" ulaştı.
***
2007 yılının değerlendirilmesi toplantısında, biz gazeteciler için akılda kalması ve altının kalın çizgilerle çizilmesi gereken 3. bir konu daha var. Vali Yavuz Erkmen'in toplantının sonlarına doğru yapmış olduğu süpriz fotoğraf; üzerinde düşünülmesi, yorumlanması, anlamlar çıkarılması gereken bir fotoğraf.
Devrek'teki bir okulun açılışında kürsüde konuşan TBMM Başkanı Köksal TOPTAN'ı görüntülemeye çalışan gazetecilerin, "fotoğraf kareleri dışındandaki görünümüne" farklı bir açıdan bakış, yani "perdenin arkasını" görüntüleyen bir fotoğraf.
Haber peşinteki gazetecileri, "dışarıdan gören gözlerin" kayıtlara geçtiği fotoğrafı gösterirken Vali Erkmen yine o beyefendi tavrı ile (ince elenip, sık dokulduğu anlaşılan) diplomatik bir dil ile söylediği cümleler çok önemli. Ne diyor Vali Erkmen:
"Siz hep sorularınız (yorumlarınız) ile bizleri sıkıştırmaya çalışıyorsunuz. Ben de size böyle bir süpriz yaptım. Bu fotoğrafı 'yorumsuz' olarak sizlere veriyorum" Bu cümlenin satır aralarına gizlenmiş anlamını, varın siz yorumlayın!
Sonuç itibariyle;
"Tİ'ye alınanlar, Tİ'ye alındıkları kişileri Tİ'ye almadıkları sürece;
Aralarına seviye farkı-mesafe-karşı duruş koymadıkça;
Tİ'ye almanın, meziyet olduğunu sananları-sınırlarını aşanları-ciddiyetten uzaklaşanları-sabırları taşıranları görmezden gelip, hoşgörünün sınırlarını sürekli olarak genişlettikleri sürece;
Tİ'ye alınanlar tarafından, Tİ'ye alınmaya devam edeceklerdir! Buna şüphe yok"
ÇÖZÜM;
"Tİ"ye alanları, "Fİ"ye almaktır.


Algılama dizgesi üretimi
09/03/2008 - 21:38
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Toplumla devlet arasına giren her yeni örgütlenmelerden beklenen, ‘devlet egemenliğine paralel bir egemenlik kurulması’dır.
Paralel egemenlik demek, ‘o ülkede yeni bir güç oluşturmak, yeni ve etkili bir ortak yaratmak, erki anayasal sorumluluk taşımayanlara devretmek’ anlamını taşır.
Vatandaşlar bu iki başlılık arasında sıkışıp kalırlar. ‘Hukuksal eşitliğin’ yerini, paraleldeki örgütün sunacağı ‘ayrılıklar’ alır. “Yeni egemenlik merkezinin güdümüne girenler, devletin egemenlik alanından ayrılırlar” Bu ayrılık, ilk bakışta “özgürlük” gibi algılansa da, ülkedeki yurttaşların arasındaki geleneksel ve yasal ilişkileri parçalar. Giderek bir tür cemaat, dernek, vakıf derebeylikleri oluşur (…)
Uluslararası alanda egemenlik, hem devletlerarası hukuk ve hem de Birleşmiş Milletler gibi uluslararası uzlaşıya dayalı kurumların hukukuna yaslanır. Bunun dışındaki her girişim, devletleri yıkmaya ya da “uzaktan sömürmeye” yöneliktir. Bu kural, kâğıt üstünde bu güne dek hep böyle yürümüştür (…)
Yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları (STK’ları) yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, ‘ülkede var olan devlete paralel, merkezi dışarıda olan bir yönetim oluşturmak’ tır. Bunun tek sonucu da, “operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin ‘örtülü olarak’ yok edilmesi” dir.
Paralel yönetimin oluşturulma süreci, “uygulamada” ülkeden ülkeye küçük değişiklikler gösterse de, ana program değişmiyor. İçine sızılan devletin bazı bürokratlarının da yardımlarıyla, yaygın bir “medyatik” ve “entelektüel” yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manufacturing puplic perception” dedikleri “kamu-oyunun algılama dizgesini üretme” sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. “Algılama dizgesi üretimi” sonucunda, “o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar” (Kaynakça: Sivil örümceğin ağında Syf. 39–40 M. Yıldırım )
***
Yukarıdaki bu alıntıyı, neden sizlerle paylaşmak istedim dersiniz? Dünyanın en güçlü birkaç ordusundan biri olan TSK, Türk Ulusunun en çok güvendiği kurumdur. Yeryüzünde bu kadar çok güvene sahip olan bir başka ülkenin ordusu da, benzeri de yoktur.
TSK’nın her türlü olumsuz hava şartlarına rağmen, terörle mücadelede sıcak takip sonucunda Irak’a yapmış olduğu sınır ötesi operasyonda elde etmiş olduğu küresel başarının küçümsenmesi-göz ardı edilmesine yönelik olarak, ABD tarafından uygulanan yaygın bir “medyatik propaganda” sonucunda, bazıları “büyük bir entelektüel yanılgı” içine düşmüşlerdir! ABD, sahip olduğu üstün teknoloji sayesinde, tüm dünyada zihinlere kazımak istedikleri “ben istedim, baskı kurdum, TSK çekildi” düşüncesinin benimsetilmiş olmasından, büyük üzüntü duyuyorum! Nasıl üzüntü duymam? Bırakın dış dünyayı, benim ülkemin yönetimine talip olan bazı politikacılar dahi, ABD tarafından uygulanan yaygın bir “medyatik propaganda”nın ürünü olan, “algılama dizgesi üretiminin” tuzağına düşmüşler! Zihinleri karışmış! Büyük bir yanılgı ve bilgi kirliliği içindeler. Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmuşlar! Nasıl üzülmem? Kendi Genelkurmay başkanının açıklamalarına dahi inanmayıp, Türk Ordusunun çekilmesini gören aşiret reislerinin demeçlerine, Irak’ı işgal etmiş ABD silahlı kuvvetlerinin kendi ülke çıkarlarına uygun stratejik kazanımlar elde etmek isteyen sözcülerine ve uydudan geri çekilmeyi izleyen ABD siyasilerinin “medyatik ve stratejik propagandalarına” inanır, olmuşlar! Nasıl üzülmem? “Medyatik propaganda”nın tüm yerleşik “tabuları yıktığı” günümüzde, bu nasıl bir “siyasi körlük”tür(?), anlamakta zorluk çekiyorum! Yoksa TSK’nın geri çekilmesini gören ABD’nin üstün teknolojinin tüm unsurlarını kullanarak servise sunduğu “kamu-oyunun algılama dizgesini üretme” projesinin ağına mı düştüler? Neden, Türk Genelkurmay Başkanı “(Geri çekilme emri aldığımı) ‘İspatlasınlar, üniformamı çıkarırım’ ” deme noktasına geldi? Diğer bir anlatımla “psikolojik savaşın” tüm unsurlarını unutup, “sivil örümceğin ağına” mı takıldılar? Beni esas kaygılandıran, üzen de budur. Çünkü topluma yön veren, toplumda geniş taraftarı, sempatizanı, üyesi bulunan ve ülkeyi yönetmeye alternatif olan siyasi parti liderlerinin, böylesine bir “siyasi körlük” içinde olup “siyasetin bataklığına gömülme” lüksleri yoktur. (Lütfen, bu cümleye dikkat) Siyasi Liderlerimizin tamamı; Toprağı Vatan, İnsanı Ulus yapan değerlerin tamamına ya da bir bölümüne yönelik olarak “algılama dizgemizin bozulmasına” olanak vermemek, “zehirli düşüncelerin” zihinlerimizi ele geçirip-yaygınlaşmasını önlemek için “psikolojik savaşın” tüm açık ve/veya örtük taciz ve saldırılarına karşı, daima hazırlıklı olmak durumundadırlar. Bunun başka bir yolu yok.
“Her politik hata, kendi ayağımıza sıktığımız kurşundur”


Şifre çözüldü
23/03/2008 - 19:51
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Avrupa Birliği Fonlarından finanse edilen, Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu tarafından yürütülen ve TGF (Türkiye Gazeteciler Federasyonu) tarafından uygulanan “AB'yi Türkiye'ye Getirme-Bir Avrupa Gazeteciliği Ağı” başlıklı Seminerin 1. Bölümü; TGF'na ait Ankara/Gölbaşı "Bizim Çatı" tesislerinde 21–22–23 Ocak 2008 tarihlerinde yapıldı. Seminerin 2. Bölümü’ “İlgi alanlarına bağlı olarak AB politika yapımcıları, gazeteciler ve analistler ile Ankara-Bükreş-Bürüksel'de 5 yarım günlük ve her biri 120 dk. Süren, görüntülü toplantıdan oluşan 5 ‘video konferans oturumu’” şeklinde planlandı. Video Konferans Oturumlarının Türkiye ayağının tümü, Ankara/ Kavaklıdere’deki Karum İşmerkezi’nde yapılıyor. İkinci bölümünün 1. oturumu 29 Şubat’ta yapılmış olup, İkinci bölümünün 2. oturumu, 21 Mart 2008 Cuma günü yapıldı. “Avrupa Vatandaşlığı Ve Ulusal Vatandaşlık Kavramı” konu başlığı altında “Ulusal Vatandaşlıktan, Avrupa Vatandaşlığına geçiş sürecinde yaşananlar/ yaşanacaklar” konuları, derinlemesine işlendi. İçlerinde benim de bulunduğum “Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti”ne üye 6 gazeteci’nin katılım gösterdiği Video Konferansa “Romanya’dan 1. Konuşmacı olarak Ioana Avadanı” katıldı. Bayan Avadanı, Romanya’daki “Bağımsız Gazeteciler Merkezi” nin direktörü. Kendisi, birçok AB Projesine aktif olarak katılmış ve Romanya’da ‘Avrupa Kimliği’ konularındaki önemli uzmanlardan biri. “2. Konuşmacı Alexandru Lazescu” 29 Şubat’ta yapılan 1. Video Konferans’ın da konuşmacılarındandı. 29 Şubat’taki 1. Video Konferans’ın konusu “AB’de Sivil Toplum Diyalogu” adlı konu başlığı altında “Sivil toplum bilincinin gelişmesinde medyanın rolü”ydü. Her iki konferansın da konuşmacısı olan ve gazetecilik yapan Alexandru Lazescu, Romanya’nın önde gelen sivil toplum liderlerinden biri. *** 1. Konuşmacı Avadan bilgilendirmesinde (brifinginde), AB’nin üye ülke vatandaşlarına sunduğu, hak ve özgürlüklerden övgüyle söz etti. Bir insanın, insanca yaşamının devamı ve sürdürebilirliği için gereksinimi olan iş-aş-barınma-sağlık-eğitim-insan hakları-(AB içindeki) seyahat özgürlüğü… gibi konulara değindi. Genellikle AB vatandaşlığıyla ilgili “olumlu anılarından” ve AB vatandaşlığından övgüyle söz etmesine rağmen, konuşmasının sonlarına doğru “Hiçbir şekilde gerekmediği halde, bazı üye ülke havaalanlarından VİZE istendi! Arkadaşlarla birlikte kendimizi, ‘İkinci sınıf vatandaş’ gibi hissettik!” demekten de kaçın(a)madı. 2. Konuşmacı Lazescu AB’nin ekonomik bir topluluk (AET) olarak başladığı sürecin devam etmekte olduğunu, örneklerle anlattı. “AB ekonomik bir piyasadır. AB politikalarında ‘daha geniş pazarlara erişim amaç’tır… AB ortak değerler bütünüdür… Romanya’yı yöneten siyasi iktidarlar bazen ‘Kamu baskısıyla, Bürüksel baskısı’ arasında kalmaktadırlar!.. AB’nin ortak kültürel hayat tarzı var… Hayatımız eskiye oranla kolaylaştı. Yaşamın her alanında ‘Sisteme erişim standartları’ var… Bizim gibi ülkelerde ‘ani konfor’ yaşandı… Romanya vatandaşı olarak, herkesin eşit olması konusunda şüphelerim var! Çünkü AB içinde ‘kültürel farklılıklarımız’ var… AB’den ‘ekonomik olarak’ en çok faydalanan Yunanistan ve Portekiz oldu. Ama onlar da bu olanağı iyi kullanamadılar…” dedi. Soru- Cevap bölümünde, (ilginçtir) ilk soruyu sormak ve son soruyu sormak bana nasip oldu. İlk sorumda: “Avadan, AB’den genel olarak övgüyle söz etti. Lazescu ise tam zıttı bir bilgilendirme sundu. Her iki konuşmacının da ayrı-ayrı yanıtlaması için soruyorum: - Kendinizi önce Romanya vatandaşı, sonra AB vatandaşı olarak mı (?); yoksa önce AB vatandaşı, sonra Romanya vatandaşı olarak mı, hissediyorsunuz?”. Her iki konuşmacı da, “ilk olarak Romanya vatandaşıyım” diyerek, beni şaşırtmadılar. Daha sonra sorulan sorulara bağlı olarak verdikleri yanıtlarda özetle: “Proje yaparak AB fonlarının kullanılması gerektiğini, her sunulan projeni kabul edileceği gibi bir yanılgıya düşülmemesini; bu konuda kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için biz gazetecilere önemli görev ve sorumluluk düştüğünün altını çizdi. Romanya örneğini verdi. Romanya’nın sunduğu 36 bin projeden, sadece ve sadece 24’ü kabul edilmiş! Bu nedenle AB’ye kızıp, proje yapmaktan vazgeçilmemesini önerdi. AB’nin ana gücünün ‘komisyonlar olduğunu… Katılım sürecinin, verilen her söze rağmen ‘ekonomik ve politik karar’ olduğunu… söylediler. Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Sekreter Yrd. Süleyman Ukav “ NATO’ya verilen taahhütler yerine getirilmeden ve adadaki sorunlar çözülmeden, Güney Kıbrıs Rum Devleti, AB kriterlerine uymamasına rağmen üye yapıldı! Gerisini siz tamamlayın?” sorusuna Lazescu, açık-net, samimi ve gerçekçi bir yanıt verdi. “Güney Kıbrıs’ın AB üyesi olması, kesinlikle politik bir baskıdır. Bu baskıyı Yunanistan yaptı. Tamamen Yunanistan’ın baskısıdır” diyerek, bizleri yine şaşırtmadı. Video Konferansın sonlarına doğru sorulan bir soruyu yanıtlayan Lazescu, “Serbest dolaşımı… Katılım sürecinin ‘ekonomik ve politik’ olmasının yanı sıra nüfusun da önemli bir etken olduğunu, AB Parlamentosunda ‘nüfusla orantılı olarak’ temsil edildiklerini; 22 bin nüfuslu Romanya’nın üyeliği için, nüfuslarının yüksek oluşundan dolayı çok zorlandıklarını” söylüyordu. Ki, saat olarak süre zaten bitmişti. Sürenin bitiminden dolayı, sözünü kesme pahasına devreye girerek “Biz 50 yıldır AB’ye girmek için boşuna mı uğraşıyoruz? Desenize, 70 milyonluk Türkiye’yi nüfusundan dolayı üye yapmayacaklar mı?” soruma, Lazescu’dan gelen cevap yine kısa, açık-net ve samimiydi. Dedi ki, “70 milyon değil de, 10–12 milyon olsaydınız, üye olurdunuz!” Samimi-dürüst-kıvırtmayan-bin bir dereden su getirmeyen-açık sözlü meslektaşım Lazescu, T.C. vatandaşı olarak; kalbimdeki tüm sevgi ve saygımla, sana bu köşemden sesleniyorum. “İkiyüzlü” davranmadığın ve doğruları, sadece doğruları söyleyerek bizleri kandırmaya yönelik olarak “ikna etmeye” çalışmadığın için teşekkür ediyor, bir kucak dolusu selamlarımı gönderiyorum. Sayın meslektaşım, “Lütfen” kabul buyurunuz. Evet… Gözü-Kulağı-Aklı (Muhakeme yeteneği) kapalı ve “körü körüne” AB’den çok AB’ci davrananlara önemle duyurulur. AB VATANDAŞI LAZESCU, “Şifreyi” çözdü. Biz Türklere dedi ki “Eyyy Türk halkı, AB’ye katılım için, 70 milyon değil de, eğer 10–12 milyon olsaydınız, şimdiye kadar (50 yıldır) çoktaaan üye olurdunuz!”. Daha ne desin ki? “Lafın tamamı kime söylenir?” Efendim, duyamadım! Pardon… “Deliye” mi (?), dediniz!

TTOB-1
30/03/2008 - 19:13
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ


“Teknikerlik” nedir(?) sorusunu araştırdığımızda; Ülkemizin sanayileşerek bilgi çağını yakalama sürecinde “mesleki teknik eğitimin önemi ve yetişmiş ara eleman sıkıntısının” her geçen gün çağımızın ihtiyaçlarına paralel olarak artmakta olduğuna tanık olmaktayız. Nasıl ki “Mühendis” demek, Lise öğrenimi üzerine 4-5 yıllık fakültelerde mesleki teknik eğitim-öğretim almış “teknik eleman” demekse; “Tekniker ve yüksek tekniker” demek de, lise eğitimlerinden sonra 2–3 yıllık yüksek okullarda mesleki teknik eğitim, öğretim alarak iş yaşamına hazırlanmış “teknik eleman” demektir. Hukuken tanımı ise , 12.05.1992 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 3795 Sayılı Kanuna göre Meslek Yüksek Okulları (MYO)’nın Teknik Programlarından mezun olanlara verilen, mesleki bir unvandır.
Ülkemizin bilgi ve teknoloji çağını yakalaması için belirli ölçeklerde tasarım ve proje yapan, uygulamasında sorumluluk alan teknik meslek mensubu olan ve Teknik branşlardan mezun olan tekniker sayısının yaklaşık 1.100.000 olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemizde mevcut 550 meslek yüksek okulu (MYO)’nda iktisadi ve idari, sosyal programlarda dâhil olmak üzere 180 branşta 200.000 öğrenci MYO’larında öğrenim görmektedir.
Tekniker unvanına sahip meslek gurubu haricinde diğer meslek gurupları teknolojik gelişmeleri ve kanunları takip edebilme, mesleki standartları koruyabilme… gibi ihtiyaçlarını karşılayabilme maksadıyla mesleki odalarını kurmuş olup, mesleki icraatlarını kanuni güvenceye almışlardır.
Meslek odaları ve birlikleri, meslek mensuplarının verimli ve kaliteli çalışmasına imkân sağlamaktadırlar. AB’ye girmek için uyum yasalarının yaşama geçtiği günümüzde, Teknikerlerin mesleklerini AB’deki meslektaşlarının sahip olduğu hak ve güvencelere sahip olarak mesleklerini icra etmelerinden daha doğal ne olabilir? Mesleklerini icra etmeleri için, ülke ihtiyaçları karşılayacak şekilde kadroların tahsis edilmeyişi çok büyük bir eksiklik ve kayıptır. Bu eksikliğin giderilebilmesi için yasalardan güç alabilmesi için, mesleki disiplin ve mesleki ahlak bütünselliğinde ve bu sorumluluk bilinci içinde, toplumun gereksinmelerini karşılayabilmesi için, yükünü hafifletebilmesi için TÜRK TEKNİKER ODALARI BİRLİĞİ’nin kurulması, ihtiyacın da ötesinde olmazsa olmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu zorunluluk, her şeyden önce ulu önder Atatürk’ün hedef gösterdiği, “muasır medeniyetin ötesine geçme fikri” ile ve AB kriterleriyle de örtüşmektedir.
***
Kamuda Görev-Yetki-Sorumluluk ve Özlük hakları, Serbest piyasada imza yetkisi ve Teknik Uygulama Sorumluluğu, Özel Sektörde ise belirsizlik ortamı; Teknikerleri, almış oldukları akademik eğitimle doğru orantılı olarak görev yapamamanın ezikliği ve acısını yaşamaktadır. En büyük neden, Teknikerlerin Meslek Odalarının olmayışıdır
Türkiye’de bulunan Tekniker’ler arasında mesleki dayanışma sağlamak, arkadaşlık bağlarını kuvvetlendirmek, sosyal yardımlaşmayı sağlamak ve Üyelerin haklarını hukuki yönden aramak, geliştirmek, savunmak ve Kanunların kendisine verdiği bütün yetkileri kullanabilmek amaçları çerçevesinde 1999 yılında “TEKNİKERLER BİRLİĞİ” kurulmuştur.
Ben de “Maden Teknikeri” olarak, Teknikerlerin sorunlarını ve çözüm önerilerini parti programlarında, seçim bildirgelerinde görmek istiyorum.

Teknikerlerin sorunlarını ve çözüm önerileri:
1 - Kimlik (Unvan ) sorunu: 3795 sayılı Kanunun Madde - 3’de Tekniker Unvanı yasal olarak belirlenip, bu unvanların mezun olunan dalın adı ile birlikte kullanılması hükmedilmesine rağmen birçok Resmi kuruluş tarafından unvanımız verilmemekte, farklı mesleki unvanlarda çalıştırılmaktayız. (Resmi ve Özel Sektörde 3795 Sayılı Kanun gereği Tekniker unvanı mutlaka uygulanmalıdır)
2 - Görev – Yetki – Sorumluluk sorunu: 3795 sayılı Kanunun Madde 6 paragraf 2’de “Teknisyen, Tekniker, Yüksek Tekniker ve Teknik Öğretmenlerin her meslek alanındaki yetki ve sorumluluklarına ait esas ve usuller; Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Yüksek Öğretim Kurulunun da görüşleri alınarak Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikle düzenlenir” denilmektedir. (EK 1)
1992 yılından bu güne değin geçen 15 yıl gibi çok uzun bir zaman zarfında, Milli Eğitim Bakanlığının Görev – Yetki ve Sorumluluklarımızı belirlememesi yüzünden, Sizlerde takdir edersiniz ki Meslektaşlarımız, Serbest çalışırken ekmek kapılarına kilit vurmak durumunda kalmışlardır, Özel Sektörde gelişi güzel çalıştırılmışlardır, Kamu Kurum ve Kuruluşlarında ise yer yer ilkokul, ortaokul mezunları ile aynı statüde değerlendirilmişler, yer yer ise özlük ve sosyal haklarında gelişme sağlayamamışlardır. 3795 Sayılı Kanuna göre Görev-Yetki-Sorumluluk Yönetmeliği en kısa sürede Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanmalıdır.


TTOB-2
31/03/2008 - 23:07
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
3 - Mesleki Odamızın kurulamamış olması: T. C. Anayasası 135. madde gereği mesleklerin kendilerine ait mesleki odalarını kurmalarına imkân tanımasına ve hemen hemen her mesleki unvanın odalarının kurulmuş olmasına rağmen, ‘‘TÜRK TEKNİKER ODALARI VE BİRLİĞİ’’ kanun tasarısının T.B.M.M.’de yasalaş(a)mamış olması. Türk Mimar Mühendis Odaları Birliği gibi, Odamızın kuruluşu Bayındırlık Bakanlığından geçmektedir.
1992 yılından beri T.B.M.M’ne Milletvekilleri tarafından teklifi verilen Türk Tekniker Odaları Birliği Kanun teklifi sürekli kadük kalmıştır.
En temel haklarımızdan bir tanesi olan TÜRK TEKNİKER ODALARI VE BİRLİĞİ Kanun tasarısı Hükümet Tasarısı olarak benimsenip kanunlaştırılmalıdır. TÜRK TEKNİKER ODALARI VE BİRLİĞİ’ nin kurulması ile birlikte, Yüzlerce farklı ihtisas alanında yetiştirilen yüz binlerce Teknikerin Mesleki standartlarının tespiti, yürütülmesi, geliştirilmesi ve denetimi sağlanmış olacaktır. Ayrıca Doğal Afet ve Felaketlerde yaşanılan olumsuzlukların önüne geçilmesinde de önemli bir oranda katkı sağlanacaktır. Biz Teknikerlere yönelik Esnaf Odası değil, ‘‘TÜRK TEKNİKER ODALARI VE BİRLİĞİ’’ Meslek Odası istiyoruz.
4 - Lisans tamamlama sorunu ve Meslek Yüksek Okullarının hali: Meslek Liselerinden Meslek Yüksek Okullarına sınavsız geçiş 4702 Sayılı Kanun ile yasalaştırılırken, Ön Lisans diplomasına sahip Teknikerlere Lisans tamamlayabilmeleri için Dikey Geçiş Sınavı uygulanması Anayasamızın 10. Maddesinde hükmedilen eşitlik ilkesine tezat teşkil etmektedir. Yüksek Öğretim Kurulunun 15.10.1999 tarih ve 23847 Sayılı Resmi Gazete de yayımlanarak yürürlüğe giren Dikey Geçiş Sınavı (DGS) Yönetmeliği tam bir kargaşaya neden olmaktadır. Şöyle ki; Bu yönetmeliğin çıktığı tarihlerde Meslek Yüksek Okullarından en fazla beş yıl önce mezun olmak ve en fazla üç kez sınava girebilmek şartının eşitliğe aykırı olduğu YÖK’e bildirilmiş sonuç alınamayınca 1999 yılında Cumhurbaşkanlığına yapmış olduğumuz Resmi başvuru sonucunda aykırılık teşkil eden şartlar ortadan kaldırılmış idi. Daha sonradan YÖK Tekrar “Meslek Yüksek Okullarından en fazla beş yıl önce mezun olmak ve en fazla üç kez sınava girebilmek şartını” getirmiştir. Bu durum Teknikerler arasında eşitliği ortadan kaldırmaktadır.
M. Y. O. mezunu Teknikerlere Lisans tamamlayabilmeleri için Fakültelerin kapısı sınavsız geçiş için açılmalıdır. Eğer fakültelerin kapısı sınavsız geçişe açılmayacak ise Meslek Yüksek Okulları Tekniker Fakültelerine dönüştürülmelidir.
Sayıları çok hızlı artan, ancak niteliği düşen Meslek Yüksek Okulları; öğretim personeli, ders araç-gereçleri ve bina sorunu yaşamasına rağmen bu seferde sınavsız geçişler ile birlikte eğitim kalitesinde büyük düşüşler yaşamaktadır. Meslek Yüksek Okulları reorganize edilerek, Her ilde belirli bir branşa özgü birer adet 4 yıl süreli öğrenim veren Tekniker Fakülteleri’ ne dönüştürülmelidir. Diğer okullarda ilköğretim veya ortaöğretim kurumları olarak değerlendirilebilir.
5 - Kamu İhale Kanunu: 2886 Sayılı Devlet İhale Kanununda Teknikerlere de İş bitirme belgesi yerine geçen müteahhitlik karnesi verilmekteydi. Kamu Kurumlarının kontrol teşkilatında çalışan Teknikerler iş denetleme belgesi alabiliyordu. 4734 sayılı Kamu ihale Kanunun da ise, yeni mezun Teknikerlerin ve İş bitirme belgesi olmayan Teknikerlerin ihalelere girmeleri yasaklanmıştır,4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu ilgili maddeleri ile Teknikerleri dışlayarak, onları teknik eleman olarak saymayarak mağdur etmiştir.
Kamu İhale Kanunundaki taleplerimiz;
1-) 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 62. maddesinin h bendinin (Yapım İşlerinde Denetim veya Yönetim görevlerinde bulunmayan Mühendis, Mimar ve Teknikerlerin yapım ihalelerine girmeleri için mezuniyetinden sonra geçen her yıl için (01.02.2003 / 31.01.2004 tarihleri arasında geçerli olan) 76.383.YTl. Olarak hesaplanmak üzere dikkate alınır ve bu Kanunun 10. Maddesi kapsamındaki Mesleki ve Teknik Yeterlilik şartı ilgilinin işe başladığı yıl için aranmaz) şeklinde değiştirilmesi,
2 -) 4734 Sayılı Kamu İhale Kanununun 10. Maddesi b- bendi 2.fıkrasına (Değişik: 4964/7 Madde)’sinin de (... son 15 yıl içinde Kamu veya özel sektörde o işe ait sözleşme bedelinin en az % 70 i oranında gerçekleştirdiği veya %50 si oranında denetlediği veyahut yönettiği idarece kusursuz kabul edilen benzeri işlerle ilgili deneyimini gösteren belgeler; yapım ve yapımla ilgili hizmet işlerinde denetleme veya yönetme görevi nedeniyle alınanlarda gerçek kişinin mühendis, mimar, Tekniker olma şartı aranır.) şeklinde değiştirilmesi,
3-) 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu Yapı İşleri Uygulama Yönetmeliğinin 51 Madde d bendinde, 52 Madde c bendindeki, 54. Madde c bendindeki ve 55 Madde c bendindeki Mühendis veya mimar unvanlarının yanına Tekniker unvanının da eklenerek, mağduriyetimizin giderilerek iş bitirme ve iş denetleme belgesinin verilmesidir.


Kendimizi kandırmayalım
27/07/2008 - 23:51
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Basına uygulanan “Sansürün” kaldırılışının 100. yıldönümünü 24 Temmuz 2008’de “güya” kutladık. Dikkatinizi çekerim “güya” diyorum! Hangi sansürden bahsediyoruz (?), önce bunu tespit etmemiz gerekir. Sansürün birçok boyutu var. Baskı, sindirme, öteleme, yokMUŞ gibi davranma, kayırma-kollama, ekonomik olarak destekleme vs. yöntemi ve uygulaması olduğunu bilmeyenimiz var mı?
Devletin temsilcilerinin ve makam sahiplerinin, onun taşra teşkilat ve birimleri ile kurum ve kuruluşlarının uyguladığı sansür ve “yandaş gazeteci” yaratmak, konuları bir yana;
1-) Basının “objektif habercilik, kamu yararı ve özdenetim için kendi kendine uyguladığı sansür” farklı;
2-) Yine basın camiasının kendi meslektaşlarına karşı “küçük hesaplar, küçük menfaat ve çıkarlar uğruna uyguladığı SANSÜR” birbirinden farklıdır.
Bu farkındalıkları bilmeyen, görmeyen, görmek istemeyen; diğer bir anlatımla görev, sorumluluk, konumu ve meslekte geçen hizmet süresi her ne olursa olsun, eğer ki “kamu adına” haber yaparken “yanlı, taraflı, objektif haber ve yorum” yapmıyor ve/veya yapamıyorsa, siz bu gazeteciye “gazeteci” diyebilir misiniz?
Herkes kendi algı düzeneği içinde değerlendirir. Ben demem, diyemem. Diyenlere de, bir şey diyemem. Çünkü mesleki ilke, ahlak ve iç denetimi, bu tür haber ve yorumculuğu dışlar. Kamunun eksik ve yanlış bilgilendirilmesi, “küçük çıkarlar uğruna” kamuoyunun yanlı ve taraflı yönlendirilmesi; hem mesleki açıdan hem de kamu açısından son derece “seviyesiz, ilkesiz ve aşağılanma dürtüsüne dayalı, kabul görmeye dayalı” bir içsel davranışın “dışa vurumudur” diye değerlendiririm. Dedim ya, herkes kendi “algı düzeneği” içinde olayları değerlendirir ve yorumlar. Benim duruşum, bu yöndedir.
Çünkü bizler, yani Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC) olarak; Türkiye’mizin her metrekaresinde örgütlenmiş bir “mesleki şemsiye yapılanmasına sahip” Türkiye Gazeteciler Federasyonu’na (TGF) bağlı mesleki bir örgütsel yapıya sahibiz. Yerimizi, konumumuzu ve seviyemizi, ne olup ne olmadığımızı çok iyi biliyor ve bu duruşumuzdan ödün vermeksizin, mesleki ilkeler çerçevesinde davranıyoruz. Şak-şaklara, sırt sıvazlamalarına “sensin, ağamsın, paşamsın” diyenlere ihtiyacımız yok. Çünkü bunlara karnımız tok! Kamu adına görev ve sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa, kabul edilsin edilmesin, o yönde davranmaya devam ettik, ediyoruz ve böyle davranmaya da her konumdaki meslektaşımızı “davet” ediyoruz. Bizler ne olduğumuzu çok iyi biliyoruz. Çünkü bizler “’bukalemun yöneticilerin’ bukalemun gazeteci” olmak istemiyoruz. Çünkü bizler “sınırlarımız içinde” hareket ediyor ve ne olup, ne olmadığımızı bildiğimiz için, kendi sınırlarımıza saldırılmadıkça “başkalarının sınırlarına, saygılı davranmaya” özen gösteriyoruz.
***
Böylesine bir “savunmaya” neden gereksinim duyduğuma gelince, 24 Temmuz 2008 Basın Bayramında başıma gelen 2 farklı olayı, sizlerle paylaşmam gerekir ki, objektif ve sağlıklı bir değerlendirme yapabilesiniz;
1-) ZGC olarak, üyemiz olsun-olmasın Ereğli, Alaplı ve Merkez ilçelerimizden gelen gazeteci meslektaşlarımızla “teras katında yemekte olduğumuz öyle yemeği”nin tam ortasında, Zonguldak Belediyesinden gelen 3 görevliyi görünce; “başkan Gonca’nın, Basın Bayramı Tebrikini” getirdiklerini sandım!
Meğer işin aslı başkaymış! ZGC’ nin Yeni Sosyal Tesislerinin mimarisinden kaynaklanan bir sorun nedeniyle “mühürlemeye/yıkıma” gelmişler! Hem de Basın Bayramı günü ve özellikle yemek vaktinde! Haydaaa! Bravo sana, başkan Gonca! Gün ve zamanlaman bir harikaaa! Söyleyecek söz bulamıyorum sana! “Kurulmuş saatler” başladı çalmaya; dönüp de bir baksana arkana! AKP’ye aday adaylığı başvurunda ve sonrasında, ben ve arkadaşlarımdan başka kim vardı senin yanında? Kim vardı basında seni yazan, seni anlatan? “Verdiğin sözü tutmayınca ve birilerinin kalkanı, birilerinin ‘destekleyicisi’ olunca” ilişkilerimizi ben çoktaaan kaldırdım rafa! Bütün bunlar, sana hiç yakışmadı, ama ben ve ZGC bu “tarihi kaydı yazdık” bir kenara! Bu yoldan sakın ola, ayrılma. Başarılar (!) sana…
2-) Ziyaretimize gelen, basın bayramımızı kutlayan ve o gün akşamı Ereğli Gazeteciler Derneğinin vereceği yemeğe bizleri “davet eden” Başkan Şenol Azman’ın davetine ZGC Başkanı Derya Akbıyık ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak katıldık. Yemek çok geniş bir katılımla ve tüm gazetecilerin iştirak ettiği güzel bir yemekti. Basın dayanışması, doruk noktalardaydı. Ancaaak… Gecenin ilerleyen saatlerinde “vıcıklanmaya” başladı!
Ertesi gün, gazetelerdeki bu yemek haberlerini okuyunca şaşırdım, kaldım! Protokol masasında oturan, konuşma yapan ve hediye veren biz ZGC’den hiç söz edilmiyor! Güvenilir kaynağıma göre bu haberi, bizden hoşlanmayan, ulusal bir haber ajansının bölge temsilcisi yapmış ve bu haber gazetelerde yayımlanmış! “Ereğli’deki yemek haberini yapan ajans sorumlusunu” Objektif ve tarafsız haberinden dolayı (!), avuçlarım patlayıncaya kadar, alkışlıyorum ve başarılarının devamını diliyorum.
İşte yanlı, taraflı, küçük çıkarları gözeten, küçük düşünen, var olanı yokMUŞ gibi gösteren, haber çarpıtan gazetecilik örneğinin mükemmeli, huzurlarınızda! Nasıl haber ama? “Basının basına uyguladığı ahlaksız, seviyesiz ve art niyetli eksik ve yanlış haberlere” çok güzel bir örnek, değil mi? Buyurun, buradan yakın! Hani “sansür” kaldırılmıştı?
***
Basın bayramımızı kutlamak için ZGC’ni ziyaret eden, bu anlamlı günümüzü kutlayan AK Parti Merkez İlçe Başkanı ve Yönetimi ile CHP Zonguldak Mv. Ali Koçal, beraberindeki İl Başkanı ve Yönetimi, İlçe Yönetimi ve CHP Kadın Kolları Yönetimini; yerel basına vermiş oldukları bu desteklerinden dolayı teşekkür ediyor, başarılarının devamını diliyorum.
Sanırım birileri “başlarını kuma gömerken”, kendilerini “dışarıdan gözlemleyenlerin ne gördüklerini”, bil(e)miyorlar! Ne dersiniz? Biliyorlar mı?


AB'NİN YENİ GÖÇ ANTLAŞMASI
23/10/2008 - 18:57
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
AB devlet ve hükümet başkanları, "Avrupa Göç ve İltica Antlaşması"nı kabul etti. Antlaşma, yasal göç, kaçak göç, sınır kontrolleri, iltica politikası ve AB'nin üçüncü ülkelerle ilişkileri düzenliyor.
Bir yandan azalan nüfusu nedeniyle göçmenlere ihtiyaç duyan Avrupa Birliği, öte yandan da kaçak göçmenlere karşı mücadele veriyor.
Kabul edilen Göç Anlaşması, Avrupa Birliği'nin bütün kararlarını destekliyor ancak içeriğine bakınca çok az şeyin yeni olduğu görülüyor. Devlet liderleri ise gelecekte göçmen işçiler, iltica ve sınır dışı gibi konularda daha iyi bir işbirliğine hazır olduklarını beyan ettiler. Malta Dışişleri Bakanı Tonio Borg ise, yeni anlaşmayı şu sözlerle anlattı: "Bu sonuçta bir kağıt, ancak önemli bir belge. Biz bu antlaşmanın uygulanıp uygulanmadığını görmek için sürekli teyakkuz halinde olacağız. Gelecek yıl bazı sonuçlarını görebileceğimizi umut ediyoruz. Bu tabii göç sorunu bir anda çözülecek anlamına gelmiyor. Ayrıca, bu antlaşmanın her derde deva olması da beklenmemeli."
5 hareket planı içeriyor
15 sayfalık "Avrupa Göç ve İltica Antlaşması" beş hareket alanını kapsıyor. Yasal göç, kaçak göç, sınır kontrolleri, iltica politikası ve Avrupa Birliği'nin üçüncü ülkelerle ilişkileri. Bu, birileri için Avrupa'da daha çok iş fırsatı anlamına gelirken, diğerleri için ise daha fazla sınır dışı edilme korkusu ifade ediyor. Avrupa Birliği, kaçak göçmenlerin geri gönderilme sürecinde söz konusu ülkelerle daha yakın işbirliği yapılmasını ve Avrupa Birliği dışındaki sınırlarda kontrollerin daha fazla yoğunlaştırılmasını istiyor.
Geçen yıl 22 bin iltica talebi geldi
Daha önce kaçak göçmenlere verilen ikamet izni ile igili tartışmalar yaşanmıştı. Fransa bu uygulamaya metinde daha sert ifadelerle yer verilmesini istemişti, ancak İspanya'nın isteğiyle bu madde hafifletildi.
Yine de bir oylama gerekli olacak, çünkü ulusal göç kuralları Avrupa Birliği içerisinde pek tutarlı değil. Özellikle Schengen devletlerinde pasaport kontrolü olmaksızın geçiş hakkı tanınıyor. Dahası dünya genelinde yapılan iltica başvurularının üçte ikisi Avrupa Birliği'ne yapılıyor. Bu sayı geçen yıl 22 binin üzerindeydi. Ve Avrupa Birliği içinde her ülke farklı kabul kriterlerine sahip. Örneğin bir ülkede iltica talebi reddedilen biri başka bir ülkede kabul edilebiliyor.
Avrupa Parlamentosu Liberal Grup Üyesi Silvana Koch-Mehrin görüşlerini şöyle dile getiriyor: "Şu ana kadar her ülkenin kendi politikalarını yaptığını görüyoruz. Örneğin gerekli evraklara yasal olarak sahip olmasalar da o insanların o ülkede yaşamasına olanak verecek düzenlemeler yapılması buna bir örnek. Fakat ihtiyacımız olan nitelikli insanlara yön veren, ortak bir göç politikası yok. Bütün bu sorunlara yanıt veren bir düzenleme yapılması gerekirdi ancak ne yazık ki bu yapılamadı."
Yasal bağlayıcılığı yok
Önemli bir nokta da "Avrupa Göç ve İltica Antlaşması"nın yasal olarak bağlayıcılığının olmaması. Ve her devlet gelecekte kendi göç politikalarından sorumlu olacak. Malta Dışişleri Bakanı Borg yine de umutlu olduğunu söylüyor: "Bu anlaşmanın gönüllü olarak kabul edilmesi daha iyi olur. Avrupa Komisyonu aynı zamanda bu mekanizmanın işleyişini denetleyecek. Çok önce Malta pek çok devletin kapısını çalmıştı ve bunu yapmaya devam edecek. Ve şimdi bu konuda Komisyon'un güvenini kazanmış ve desteğini de almış olacağız."

ZONGULDAK'IN ZAMAN TÜNELİNDE BİR YOLCU
26/10/2008 - 22:30
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Karaelmas Gazeteciler Derneği'nin düzenlemiş olduğu etkinlikler çerçevesinde, Demir Medya Genel Koordinatörü ve Karaelmas Gazeteciler Derneği ikinci Baskanı Usta gazeteci Harun Ersoy'un "arşiv" fotoğraflarının sergilendiği serginin açılış törenlerine katılanlardanım. Ve o gün kendisini tebrik etmiştim, ancak sergiyi gezme fırsatım dün (26.10.2008 Pazar) gerçekleşebildi.
Sergiyi gezerken, ister istemez "geçmişe doğru 'zaman tünelinde' yolculuk" yaptım. Kimler yoktu ki?
***
"Zaman Tüneli'nde" yolculuk yaparken, "Karmaşık duygular fırtınasına kapıldım" desem, yeridir.
Beni en çok etkileyen iki fotoğraftan biri; Zonguldak'ımızın o üretken ve sosyal dinamiklerinin tavan yaptığı o günlerin, günümüzde olmayışı nedeniyle "hüzünlenmem", geleceğe yönelik olarak da kaygılanmamdı. Nasıl kaygılanmam? Küreselleşme fırtınasının ortalığı kasıp-kavurduğu, ithalat çılgınlığının piyasaları yerle bir ettiği ve kamu iktisadi kuruluşlarının "kambur" diye nitelendirildiği o otuz yıllık süreç sonrasında, gelinen nokta çok önemli. Günümüzde "petrol ve kömürün" grafiksel olarak yükselişini ve tavan yaptığını görenler; acaba bu gün utanmazlar, sıkılmazlar mı? "Küreselci-ithalat çığırtkanları" o günlerde ne diyorlardı (?), bir hatırlayınız lütfen.
"Maden ocaklarını kapatalım... Madenciyi evine yollayalım, maaşını da verelim... Zonguldak'a balık çiflikleri kuralım... TTK'nın üretmiş olduğu kömürün maliyeti fazla, yarı fiyatına ithal edelim. vs.vs."
Uzun lafın kısası "gün döndü, devran döndü" günümüze gelindi.
Kürteselleşmeyi dayatan, öncülüğünü yapan libarel ekonomiler, günümüzde çökmenin eşiğine geldiler! Peki, neden?
Günümüzde onlar, finansal kuruluşları ve bankalarını "devletleştirmekle" meşguller. Bizim gibi ülkeler ise, stratejik kurumlarını yabancı sermayeye ve onların yerli ortaklarına özelleştirmenin faturasının bizlere nasıl yansıyacağını, bu küresel krizin "tusunamisinden" en az ne kadar zararla işi kurtarabileceğimizin telaşı içine düştüler. Siz bakmayın yetkililerin piyasaları rahatlatmak, yabancı sermayenin kaçışını frenlemek için "Bizi etkilemez. Bizim temellerimiz sağlam" söylemlerine... Kafalar biraz değil, bir hayli karışık.
Bizim gibi gelişmekte olan ülkelere "şunu şöyle-bunu böyle yapın" diyenlerin sözlerine aldırmaksızın, "onların söylediklerini değil de, yaptıklarını yapalım" ki, bu krizin etkilerinden en az zaiyatla korunalım.
***
Sergiyi gezerken, beni en çok etkileyen fotoğraflardan ikincisi de; İlimizin yetiştirdiği milli futbolcumuz rahmetli Muzaffer Badaloğlu oldu. Çocukluğumuzdan beri tanıştığımız o güzel insanla, Fener Ortaokul ve Lisesinde beraber okumuştuk. Kendisi Zonguldak Spor altyapısından, ben ise Kapuz Teknik Spor altyapısından yetişmiş ve Fener Lisesinde birlikte oynama fırsatımız olmuştu. Zonguldak Spor ve Türk Milli Takımına, ayrıca Zonguldaklı futbolculara yapmış olduğu o arkadaş-dostluk destekleri inkar edilemez. Toprağın bol olsun, güzel insan.
Hey gidi Zonguldak... Nereden nereye gelindi?
Siyasilere bakıldığında; kimler geldi, kimler geçti?
Bulunduğumuz nokta ne idi, şu anda nerelerdeyiz?
Bu soruların cevapları elbette "tesadüf" değil. Elbette istenilen bir durum hiç değil. Memnun olan var mı?
"Peki.. Nedir, ne önerirsiniz?" derseniz;
"Geçmişini bilmeyen toplumlar, geleceklerini kuramazlar... Borç alan, emir de alır" derim.
***
Zonguldak'ın zaman tünelinde yolculuk yapmak isteyen siz okurların da, Harun Ersoy'un Resim Sergisini ziyaret etmelerini tavsiye ederim.
İyi olan, güzel olan her şey, taktire değerdir. Bu nedenle, "mesleki dayanışma çerçevesinde" farklı meslek örgütünün yöneticisi olarak; sergiyi düzenleyen Karaelmas Gazeteciler Derneği Yöneticilerini ve Usta Gazeteci Harun Ersoy'u tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.


Şimdi, Zonguldak zamanı
06.04.2009 - 20:25
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Geçen yıl, Rus petrol şirketi Lukoil'in rafineri kurmak için Enerji Piyasası Düzenleme Kuruluna (EPDK) başvurmasından bir süre sonra Filyos Vadisi’ne yatırımdan vazgeçmesi, Zonguldak’ta hayal kırıklığına ve üzüntüye yol açmıştı. Bilindiği gibi Filyos Vadisi liman, organize sanayi bölgeleri, barajlar ve enerji santralleri gibi devlet tarafından önerilenlerin yanı sıra çok sayıda yatırımcının geliştirdiği projelerle sürekli müteşebbislerin gündemini oluşturmakta olan büyük bir proje.
Lukoil'in Samsun’a gitmesinden kısa bir süre sonra benzer şekilde oynanan “Danışıklı dövüş” sonrasında bu kez de sıra “Filyos Liman Projesi” ne mi geliyor? Bu soruyu sormamın nedeni, Son günlerde “Filyos Liman Projesi “ üzerine oynanan “kapalı kapılar ardındaki benzer oyunların” perde arkasında oynanıyor olmasıdır!
29 Mart yerel seçim sürecindeki gelişmeler bir hayli ilginç ve bir o kadar da Zonguldak adsına endişe vericidir! Şöyle ki; Enerji bakanlığının daveti üzerine TTK’ nın yetkili bürokratlarından oluşan 3 kişilik bir heyet, 24.03.2009 Salı günü Ankara’da geniş katılımlı bir toplantıya katıldı. Enerji bakanlığı tarafından gerçekleştirilen bu toplantının amacı “Filyos Liman Projesi” hakkında hazırlanan “fizibilite raporlarının” görüşülmesi, tespiti ve uygulanması yönünde takvimlendirilmesi konuları üzerindeydi.
Edindiğimiz bilgilere göre, kamuoyuna yansımayan, yerel seçimlerin gölgesinde kalan enerji bakanlığındaki bu toplantıya konu olan “Filyos Liman Projesinin fizibilite raporları” görüşüldü. “Filyos Liman Projesinin fizibilite raporları” AB hibe programı ve desteği ile gerçekleştirildiği biliniyor. Edinilen kesin bilgilere göre; Haziran-Temmuz aylarında “Filyos Dereceören köprüsü” nden başlamak üzere, deniz sahiline kadar 300 metre genişliğinde, 3,5 km boyunda ve 6 metre yüksekliğindeki betonarme yapımı (taşkını önleme) projesinin ihalesi yapılacak. Söz konusu toplantıda, bu ihalenin 2 yıl içinde bitirileceği kararı alınmış ve bu süreçler içinde gerek görülürse, TTK’nın uzmanlarından oluşan bu heyet, tekrar Ankara’ya gidecek.
Öte yandan, Enerji Bakanlığındaki ilk toplantıda “bu proje Zonguldak’a mı yapılsın, yoksa tüm altyapısı hazır Samsuna mı kaydırılsın” sorularına yanıtlar aranmış! Söz konusu toplantıda Zonguldak’ı tek başlarına savunmak zorunda kalan TTK uzman heyeti, bu öneriye kesin ve net bir çıkışla, tavır koymuştur. Enerji Bakanlığındaki söz konusu toplantıda “yalnız bırakılan” TTK Heyetine eğer “siyasi destek verilmediği takdirde”, ilgili projenin Samsun’a kayabileceği; böylece Zonguldak’ın kimsesizleştirileceği-sahipsiz bırakılacağı, gün ışığı kadar bellidir.
Tüm bu gelişmelere karşılık olarak, yerli yersiz “Zonguldak Lobisi-Zonguldak Platformu” adı altında “mangalda kül bırakmayan, her olayda öne çıkmaya çalışan” sivil toplum kuruluşlarının, nasıl bir tavır sergileyecekleri, ilgileri ve tepkilerinin samimi olup-olmadığının sınanacağı ileri sürülüyor.
Enerji bakanlığında “Zonguldak Filyos Liman Projesi” üzerine kurgulanan bu “danışıklı dövüşün” Zonguldak’ın yakın geleceği ve ekonomisi üzerinde olumlu-olumsuz etkilerinin geleceği, Zonguldak’ın duyarlı çevrelerince “ilgiyle” takip edilmelidir. “Şimdi değil ise ne zaman, Zonguldak’a sahip çıkılacak” sorusu, ilgili ve duyarlı çevrelerce dile getiriliyor.
Evet… Şimdi değil ise ne zaman, Zonguldak’a sahip çıkılacak? Evet… Şimdi Zonguldak zamanıdır. Zonguldak’a yani Enerji bakanlığındaki “Zonguldak Filyos Liman Projesi” üzerine kurgulanan bu “danışıklı dövüşün, senaryonun” bozulma zamanıdır. Duruş gösterme zamanıdır. Siyasetçisi, iş adamı, bürokratı, sivil toplum kuruluşu ve “Zonguldaklıyım” diyen herkes ve her kesimi ile “topyekûn Zonguldak’a sahip çıkma” zamanıdır. Bu gün erken değil, ama yarın, çok geç olabilir!


Ulus olmak ve egemen olmak…
26/04/2009 - 21:54
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ


İlkokuldayken, okulun çalışkan ve başarılı öğrencilerinden biriydim. Öğretmenlerim tarafından İstiklal Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabı özellikle bana okutulurdu. (Bu gelenek, askerlik yaptığım süreçte de, devam etti). Bu gün düşünüyorum da, sanırım “heyecanlı ve içten okuyuşumun” etkisi çok büyük ve temel etkendi, diye düşünüyorum.
İlkokul ve Özellikle lise yıllarımda bana, öğretmenlerimiz tarafından özel bir ilgi ve farklı bir yaklaşım gösterilirdi. İçinde benim de bulunduğum bir guruba “Özel dersler” verilirdi. “Gelecekte Türkiye’yi sizler yöneteceksiniz” denilerek; korunur, kollanır ve sürekli tartışma konuları üzerine fikirlerimiz sorulurdu… Hey gidi dünya hey… Nereden, nereye… O anılar, bir hoş seda olarak belleklerimizde kaldı.
Hiç unutmam, ilkokul beşinci sınıftaydım ve ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ydı. Günümüzde de gelenek haline geldiği gibi, birkaç saatliğine dahi olsa” o yıl Zonguldak Belediye Başkanlığı koltuğuna benim oturmam için öğretmenlerim tarafından özel olarak hazırlanmıştım. Eski belediye binasında bir-kaç saatliğine belediye başkanı olmuştum.
Bu anılar, güzel ve hoş “çocuk ve gençlik anılarım” arasındaki yerlerini aldılar.
Ancak… Bu günkü “algı düzeneğim” ile o yıllara “eleştirel olarak baktığımda” aynı zaman diliminde, ama birbirinden çok farklı “iki dünyada” yaşadığımı düşünüyorum! Yani “eğitim-öğretim dünyası ile sonrasındaki gerçek dünya” bir birinden o kadar farklı ki, anlamak mümkün değil! İşte o nedenle, Eğitim dünyasına, “olması gereken dünya”, diyorum. Öğretmenlerimiz, bizleri “Gerçek dünyaya” hazırlarken; Acımasız, kuralsız, güçlüden yana, sosyal adaleti ve hoşgörüsü olmayan; yalan-dolan ve ben yaptım oldu türünden kural ve görüşlerin hâkim olduğu “Gerçek dünyaya” yeterince hazırlayamadıklarını, düşünüyorum. Çünkü 1. dünya ile 2. dünya “birbirinin zıttı kurallarının geçerli oldukları, birbirini dışladıkları” bir dünyadır…
***
Geriye dönüp taaa çocukluk yıllarımdaki “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı coşkusu” ile günümüzdeki “coşkuyu” kıyasladığımda; hem fikren hem de heyecan olarak “eksi yönde” çok büyük farklıklar ve farkındalıkları gözlemliyorum!
Evet… Artık çocuk değiliz. Evet… Artık genç de değiliz. Ama… “Heyecan ve coşkularımızı niye yitirdik? Niye kaybettik? Heyecan ve coşkularımız da mı, köreliyor?” Bu soruların yanıtlarını sormak, sorgulamak ve çözümü noktasında gereken adımları kararlılıkla atmak, uygulamak durumundayız.
“Böyle bir sorunumuz yok” diyenlere (!), benim de, cevabım yok. Çünkü herkes “algı dünyası” içinde hareket eder. Algı dünyasının sığ sularında boğulmak isteyene ne denilebilinir ki? Deseniz bile, algılayabilir mi? Neyi, nasıl anlatacaksınız ki?
***
Her yıl olduğu gibi bu yıl da, ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutladık. Kutladık, ama “coşkuyla kutladık” diyemiyorum! Çünkü “Ulus” olmanın, “Egemen” olmanın gereklerini tam olarak “yerine getiremedik” düşüncesindeyim. Şöyle ki:
1-) “Ulus” demek, her hangi bir “ırk” demek değildir. Aynı ülke sınırları içinde “ortak paydada buluşan, ortak kaderi paylaşan tüm insanların” etnik kökenine, dini ve dil farklılıklarına bakılmaksızın, bir arada yaşamalarıdır. Bunu bilmek yetmez. Bunu hal, hareket ve tavırlarınızla uygulamanız ve hissettirmeniz gerekir. Geçerli olan “söz değil, uygulamadır”, uygulama. Yani “somut sonuç” yok ise, “söz vermenin, verilen sözü teyit ettirmenin” bir önemi yoktur. Denildiği gibi “aynası iştir kişinin, LAF’ a bakılmaz”…
Uygulama nerede, uygulama? Sevr’i hortlatmak isteyenlerin gizli amaçlarına “piyon” olmamak lazımdır. Ulusal bütünlüğümüzü parçalayarak “ULUS DEVLET’ten, özerk yönetime ve sonrasında federal yönetime ve daha sonrasında da, tam bağımsızlık istemek üzere yola çıkmış”, PKK Terör Örgütünü dışlamayan, kınamayan, ülkemizin bir coğrafyasını ulusal mecliste temsil eden vekiller yok mu? Bu vekillerin tamamının “iddia edilen Ergenekon Terör Örgütü” kovuşturması kapsamında, ülke genelinde yürütülen parti mensuplarına yönelik tutuklamaları protesto etmek için “özellikle 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” na denk getirilen “TBMM’deki eylemlerine” ne demeli? Eğer günümüzde bu eylemler, kırk küsur kadar etnik kökeni içinde barındıran “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin” ULUS bütünlüğüne yönelik tehdit değil ise nedir? Neden Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı? Diğer günlerde bu protestolar ol(a)maz mı? PKK ile organik bağ yok ise, PKK niye terör örgütü ilan edilmiyor?
Üstelik biz “TBMM’deki bu ‘dizi film’in ikinci bölümünü” canlı olarak izlemekteyiz!
Bu filmin senaristi kim, yönetmeni kim, sponsoru kim? Şimdi, sorulması gereken soru şudur:
“İzliyor muyuz, yoksa BAKIYOR muyuz?”

2-) “Egemen” demek, “ben egemenim” demekle olmuyor! Millet Meclisi duvarında “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” diye, yazmasıyla da olmuyor. Egemenlik “Uygulama” ile oluyor. Eğer “uygulama” yok ise “yazı ve söz” neye yarar ki?
Eğer “egemensek”; IMF, Dünya Bankası, AB ve ABD’nin ekonomik, sosyal, kültürel vs. alanlardaki “uygulamaya yönelik dayatmalarına, baskılarına ve zorlamalarına” ne demeli? Bu dayatma, baskı ve zorlamalar, “ulus devletimize ve egemenliğimize yönelik tehditler” değilse, nedir?
Tüm kurum ve kuruluşlarınızı ve tüm alanlarınızı AB’ye entegre (bütünleşme) uğruna “her yıl düzenli olarak rapor eder” ve AB’den “öneri ve ölçütler alır, iç hukuk süreçleri sona erince AB mahkemelerinin kararlarına uyacağım” diyen bir anlaşmanın altına “imza” atarsanız; “hangi Egemenlikten” bahsedeceksiniz?
Ben bir şey anlamadım! Ya siz, siz anladınız mı?


Emeğin başkentinde “Sarıgül rüzgârı”
29/04/2009 - 22:52
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Hatırlanacağı üzere, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül 29 Mart yerel seçimleri öncesinde, Kozlu Belediyesini “kardeş belediye” ilan etmiş ve DSP Kozlu Belediye Başkan Adayı Ali Bektaş’a “açık destek” vermişti. 30 Mart’ta beklenen oldu ve Ali Bektaş hem Kozlu Belediye Başkanı oldu hem de rakiplerine “açık ara fark” attı.

Şişli’nin “efsane belediye başkanı” Mustafa Sarıgül’ün, Kozlu Belediye Başkanlığına seçilen Ali Bektaş’ı tebrik etmek amacıyla ilimize gelecek olması, Kozlu beldemizde ve ilimizde heyecana neden olmuştur.

DSP Genel Başkan Adayları arasında adı geçen Sarıgül’ün, 2 Mayıs Cumartesi günü saat 14.00’deki bu ziyaretinin “açık hava mitingi olması” önemli ve anlamlıdır. Sanırım Sarıgül “beklentiler doğrultusunda” DSP Genel Başkanlığına “Aday” olacaktır. Niye, neden DSP’nin Genel Başkanı olmasın? Türk siyasetinde “hak ettiği gerçek yerini alamayan Sarıgül” Türk Siyasetinin “mağdur siyasetçisi”dir. Halkın gözünde “Liderdir ve efsanedir”. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ama “lider olunmaz, Lider doğulur”. Diğer bir anlatımla “Liderlik sıfatını” halk size layık görür ve benimserse “lider” olunur. Genel Başkan olmakla, Lider olmak birbirinden çok farklıdır. Nitekim bu süreç, DSP’de yaşandı. “Zonguldak’ın efsane Karaoğlanı Ecevit” rahmetli olunca, Genel Başkanlığa Zeki Sezer geldi. “Ecevit’in siyasi mirasının” ne hallere geldiği ortadadır. Yorum yapmaya, polemiğe gerek yoktur. Atalarımız ne demiş: “Gören göz kılavuz istemez”.

***

Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Kozlu’ya gelmeden 4 gün önce (dün), Zonguldak’da çok önemli konumda bulunan Sivil Tolum Kuruluşlarına bir dizi ziyaretlerde bulunmaları için “ekip ve kurmaylarından oluşan bir heyeti” gönderdi. Genel Maden İş, TMMOB ve Zonguldak Belediyesini ziyaret eden bu kurmay heyet, karşılıklı bilgi alış-verişinde bulundu.

Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Derya Akbıyık’ın acil işinin çıkmasından dolayı Sarıgül’ün kurmay heyetini, Yönetim Kurulu Üyesi olarak ben ağırladım. Şişli Belediye Meclis Üyesi ve aynı zamanda Şişli Belediyesi Başkan Yardımcısı Halil Çakır, Şişli Belediyesi Siyasi Basın Danışmanı Necdet Mercan, Şişli Belediyesi Başkan Danışmanı Tonguç Çoban’dan oluşan “Sarıgül’ün kurmay heyeti” ile beraberlerindeki Ereğli-Zonguldak DSP üye ve sempatizanlarından oluşan ziyaretçilerimizi ağırladık. Karşılıklı fikir alış-verişinde bulunduk.

Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti olarak, ülke genelinde örgütlü bulunan Türkiye Gazeteciler Federasyonuna bağlı ve il genelinde yapılanmış mesleki bir cemiyet olduğumuzun altını çizdikten sonra, halkımızı doğru bilgilendirmek amacıyla her türlü haber ve yorumlarımızla köprü olmaya özen gösterdiğimizi kendilerine ilettim.

Öte yandan siyasete yabancı olmadığımı, 57 T.C. Hükümeti zamanında DSP Merkez İlçede görev yaptığımı ve Bağımsız Cumhuriyet Partisi Zonguldak Kurucu Merkez İlçe Başkanı görevimden “aday adayı olmak için” 29 Mart yerel seçimler öncesi istifa ettiğimi beyan ettim.

***

Siyasete yabancı olmayan birisi olarak ve “gazeteci kuşkusu” ile bu ziyaretleri yorumlamaya çalıştığımda, görünen gerçek şudur: “DSP Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, DSP Genel Başkanlığına Aday” olacaktır. Böyledir, demiyorum. Bu benim tespitim ve öngörümdür. Bu görüşümü destekleyen görüşlere gelince:

1-) DSP Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, 29 Mart seçimleri öncesinde neden Kozlu Belediyesini “Kardeş Belediye” ilan etmiştir?

2-) DSP Kozlu Belediye Başkanı Ali Bektaş’ı tebrik etmek tamam da, bu tebrik neden “açık hava mitingi”ne dönüştürülmüştür?

3-) Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Kozlu’ya gelmeden 4 gün önce (dün), Zonguldak’da çok önemli konumda bulunan Sivil Tolum Kuruluşlarına bir dizi ziyaretlerde bulunmaları için “ekip ve kurmaylarından oluşan bir heyeti” neden gönderdi? Karakaşımız, kara gözümüz için mi?

4-) Emeğin Başkenti Zonguldak’tan başlayan “Karaoğlan efsanesi”nden sonra, bu kez de Emeğin Başkenti Zonguldak’ta “Sarıgül efsanesi” mi başlıyor? “Sarıgül efsanesi”nin altyapısı mı oluşturuluyor?

5-) Siyasi Yelpazemizin “Sol Kanadında, siyasi mağdur olan Sarıgül” solun kalesi kabul edilen Zonguldak’tan start vererek, önce DSP Genel Başkanlığına, sonrasında da Ülkeyi yönetmek için sol seçmen tabakasına “Eyyy halkım, eyyy emekçiler, bana sahip çıkın. Her türlü engellemelere rağmen ben ülkeyi yönetmeye talibim. Bir zamanlar nasıl ki Ecevit’e sahip çıktıysanız, bana da öyle sahip çıkın ki, bu ülkeyi daha yukarılara birlikte çıkaralım” mesajı mı vermek istiyor, acaba? Vs. vs. vs.

***

Sözün özü; Emeğin Başkenti Zonguldak’ta Sarıgül rüzgârı” eserse ve yarın bir gün bu rüzgâr “fırtınaya dönerse”, kimse bunun “tesadüf” olduğunu söyleyemez. Ortam ve koşullar hazır. Şimdi hasat zamanıdır. Eken, biçer. Şüphesiz, ne ekilirse o biçilecektir. Buna şüphe yok. Ancak siyasette, unutulmaması gereken bir somut gerçek vardır. Başarısızlıkta, “Liderin başarısızlığından çok ekibinin ve ilişki kurduğu, yola çıktığı, tabanla iletişim kurduğu kişiler” özellikle de “tabanla iletişimin kalitesi” önemlidir.


Sezar’ın hakkı, Sezar’a gitsin
01/05/2009 - 17:24
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Perşembe günü Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Başkanı, Yönetim Kurulu ve Yaygın-Yerel Basın mensubundan oluşan yazılı-görsel ve işitsel üyelerimizle birlikte, 29 Mart’ta 5 yıl aradan sonra 3. dönem Zonguldak Belediye Başkanlığına “açık ara oy farkı ile seçilen İsmail Eşref”i tebrik için nezaket ziyaretinde bulunduk. Sıcak, samimi ve hoş bir sohbet içinde geçen karşılamadan sonra, aynı kalitede karşılıklı bilgi alış verişinde bulunduk.
Önemli açıklamalarda bulunan Eşref; bir ayı borçsuz harçsız geçtiklerini, işçi-memur-taşeron ve belediye borçlarının ödemelerinde her hangi bir problem olmadığının altını “özellikle” çizdi.
Eşref “Biz bu işi biliyoruz. İlk seçildiğimizde de, işçi alacakları yüzünden sıkıntıdaydık. Her ay iki üç kişiyi emekli ederek, işçi sayısını azalttık. Biz bu işleri yaparken de, hiç kredi kullanmadık (…) Bizden sonra görev yapan Gonca 17 trilyonluk kredi kullanmış. Geri ödemesi yedi yılı kapsıyor. Gonca ödemeye başlamıştı, ben de devam edeceğim; (buraya DİKKAT isterim) benden sonraki başkan da, ödeyecek! Asfalt, viyadüklü yol ve işçi tazminatları için alınan 17 trilyonluk kredi, faiziyle birlikte 34 trilyondur. Belediyenin genel borcu ise 150 trilyon liradır.
Belediyenin ne durumda olduğunu diğer bir deyişle “durum tespitini” rakamlarla birlikte belediye nikâh salonunda düzenleyecekleri “basın açıklaması ile” kamuoyunun bilgisine sunacaklarını söyledi.
Eşref; “Beş yıl önce biz, bir yıllık bütçe toplamı kadar borçla belediyeyi devretmiştik, ama bu gün (beş yıl sonra) bütçenin yaklaşık üç katı oranında borçla devraldık” dedikten sonra “Bizden önceki başkan döneminde bir şey yapılmadı demiyoruz. İyi hizmetler de yapıldı. Ancak, Zonguldak Belediyesini iktidar belediye başkanı yönetti, ama Zonguldak, iktidar nimetlerinden yeterince yararlanamadı. Bir aylık dönemdeki gelir-gider dengesinde 1 trilyonluk açık var!” dedi.
Belediyenin su kayıp-kaçak ve alacaklarına değinen Eşref “Belediyenin, Kamu kurum ve kuruluşları ile Vatandaşlardan tahsil edebileceği iki trilyona yakın bir alacak var. Hepsini tahsil edebilmek zordur. Bu alacağın 600 milyarını tahsil edebilirsek 3–4 ay rahat nefes alabiliriz.
Su alacaklarımızda yasa gereği faizi tümden iptal edemiyoruz. Yüzde 9 civarındaki faizi borçlu abonelerimize yansıtacağız. Bu da, ödemelerinde önemli bir rahatlama getirecektir (…) “ diyen Eşref; atık su arıtma projesinin kendisinin bir önceki döneminde başladığını; proje kredisinin bakanlar kurulunda imzaya açıldığını, imzalar tamamlandıktan sonra üç yıl içinde projenin tamamlanacağını ve sahillerimizde gönül rahatlığı ile denize girilebileceğini müjdeledi.
Tasarrufa önem verdiklerini; araç ve gereçte de tasarrufa gittiklerini söyleye Eşref, tüm mesaileri kaldırdıklarını ve vardiya sistemini getirdiklerini, böylece aylık 80 milyar civarında tasarruf yaptıklarını, söyledi.
Tüm bu çalışmalarının yanında 3–5 ay önemli yatırılar yapamayacaklarını, ama mahallelerdeki olağan çalışmalarının devam edeceğini söyleyen Eşref “Tüm bunlar bardağın boş tarafı. Bardağın bir de dolu tarafı var” dedi. Yatırımlar için 3–5 ay kadar bir zamana ihtiyacı olduğunu söyleyen Eşref “TTK’ya ait eski lavuar yerinde bulunan tüm minibüs duraklarını, dükkânları ve giysi pazarını yap-işlet-devret modeliyle bulundukları yerin altına indireceğiz. Üstünde de oturma gurupları, çiçek ve parklar ve bir de kent alanı yapacağız. TTK’ya ait alanın nasıl değerlendirilmesine yönelik proje yarışmaları yapacağız. Çalışmayan kent konseyini çalıştırarak, sivil toplum örgütlerinin kent yönetimindeki etkinliğini ve katılımını tekrar sağlayacağız (…) Hiç yağmur yağmasa bir yılı karşılayacak yeterlilikte barajda su vardır. Ulutan barajına gelen su tünellerinin çalışmaları devam ediyor. Kasım ayı gibi biter. Zonguldak’ın su sorunu da uzun yıllar olmaz “ dedi.
***
Ziyaretimizin soru-cevap bölümünde “Bizden sonra görev yapan Gonca 17 trilyonluk kredi kullanmış. Geri ödemesi yedi yılı kapsıyor. Gonca ödemeye başlamıştı, ben de devam edeceğim; (buraya DİKKAT isterim) benden sonraki başkan da, ödeyecek!” cümlesi kendisine hatırlatılıp;”Bir sonraki dönem, belediye başkanlığına aday olmayacak mısınız?” sorusuna şöyle cevap verdi: “Son dönemim, bir daha aday olmayacağım! Zonguldak insanını, inananları ve güvenenleri küstürmemek lazımdır” dedi. Evet, başkan. Lafın tamamını söylemeye gerek yok. Mesaj anlaşılmıştır.Seni TBMM’de Zonguldak’ın sorunlarına çözüm arayan vekil olarak görmek isteyenler ve istemeyenler (!), bu örtük mesajı almıştır. Artık, sana da bu görev yakışır.
Evet, başkan; “Yolun açık, beklentin GERÇEK olsun”
Sezar’ın hakkı, Sezar’a; yani, doğru adrese gitsin

“Perşembenin gelişi”, Cumartesiden Kozlu’da belli oldu
03/05/2009 - 17:20
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Geçtiğimiz hafta sonu Zonguldak’ın, önemli siyasi misafirleri vardı. 3 Mart Pazar günü, ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal üçüncü dönem Zonguldak Belediye Başkanlığına seçilen İsmail Eşref’i tebrik ziyaretine gelmeden tam bir gün önce; 2 Mayıs 2009 Cumartesi günü İstanbul Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Zonguldak Kozlu Belediye Başkanı Ali Bektaş’ı ikinci dönem seçilmesinden dolayı tebrik etmek ve Kozlu’yu kardeş belediye ilan etmek için Kozlu’ya geldi. Baykal ve Sarıgül’ün Zonguldak’a bir gün arayla ziyaretleri tesadüf müydü, yoksa bilinçli mi takvimlendirilmişti (?), pek anlaşılamadı!

Tesadüf olsun/olmasın, bence iki Genel Başkan da (“Sarıgül Genel Başkan değil ki!” diyenler, lütfen bu makalemin tamamını okuduktan sonra buna karar versinler) “emeğin, alınterinin, ülke ekonomisine katkı vermek için canını dahi esirgemeyen yiğit insanların kenti Zonguldak’a gelmekle” ve yiğit insanlarla buluşmakla isabetli bir karar almışlardır.

***

Bektaş ve Sarıgül, Kozlu Açık Hava Mitingi’nde 2 Mayıs 2009 Cumartesi günü yaklaşık üç bin-üç bin beş yüz kişilik topluluğa hitap etti. Kozlu Meydanını dolduran Zonguldaklı, İstanbullu, Sakaryalı, Bolulu, Bartınlı halk ile doğrudan sıcak bir temas kuran Sarıgül; coşku yüklü halkı, coşturdukça coşturdu. Genel başkan gibi karşılanan ve genel başkan gibi konuşan Sarıgül, siyasi hayatımızın yakın geleceğine ilişkin “önemli ipuçları” da verdi. Aynı doğrultuda Perşembe günü, basın açıklaması yapacağını söyledi.

Açık Hava Mitingi’nin hemen ardından, Kozlu Belediyesi Meclis Salonu’nda, basın mensuplarıyla soru-cevap şeklinde kısa bir basın toplantısı gerçekleştiren Sarıgül, basın mensuplarına yönelik sözlerine şöyle başladı: —Evet, arkadaşlar, değerli başkanımıza tekrar teşekkür ediyorum. Kozlulu yurttaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Hiçbir siyasi parti farkı gözetmeden, çok görkemli bir karşılama yaptılar. Ben ve arkadaşlarım da inşallah, yurttaşlarımın umutlu bakışlarını boşa çıkarmayız.

Soru 1-) — DSP Genel Başkanlığına aday mısınız?

Sarıgül: —O konuda önümüzdeki Perşembe günü bir açıklama yapacağım. Perşembeden önce konuşmak istemiyorum! Ancak, Mustafa Sarıgül Genel Başkan olmaz! Mustafa Sarıgül ve arkadaşları muhalefette kalmaz! Mustafa Sarıgül ve arkadaşlarının tarihte… Tarih, Mustafa Sarıgül ve arkadaşlarını “muhalefetteki işleri ile” yazmayacak! Başbakanlıkta ve iktidarda yaptığı işler ile ilgili yazacak!

Türkiye şu anda yeni bir değişime, yeni bir dönüşüme, yeni bir heyecana… Türkiyenin ihtiyacı var. Bu heyecanı, bu dönüşümü, Türkiye beklemekte; Türkiyenin “yeni bir başbakan adayına” ihtiyacı var. Türkiyede “bundan sonraki hedef, yüzde 48,5 oy”dur.

Bizim hedefimiz; Türkiyenin dağını, taşını, Türkiyenin her noktasını, Doğusunu-Batısını-Kuzeyini-Güneyini, İç Anadolusunu, Güney Anadolusunu dolaşmak; Yurttaşlarımızın gönlünde “sevgi üzerine dünyalar kurmak”tır.

Türkiye şu anda sosyal demokrasinin, bütün demokratik solun yeni bir şahlanmasını, yeni bir birlikteliğini ve Türkiyemiz; bayrağından ayrılmayan, toprağından ayrılmayan, inançlarına saygı gösteren, “ulusal değişimi sağlayacak olan yeni bir yapıyı” beklemektedir. Bu yapıyı, yurttaşlarımızın bu gün “gözlerindeki ışıkta, Kozlu meydanında” gördüm. Zonguldak’a girdiğim andan itibaren gördüm. Zonguldak “emeğin başkenti”dir. Zonguldak “alın terinin başkenti”dir.

Biz de istiyoruz ki, Zonguldak’tan bütün ülkemize şu mesajı vermek isteriz; Varlık ve bereket için yollardayız. Biz istiyoruz ki, herkes varlıklı olsun. Bütün esnafımız, rağbetli olsun. Bütün esnafımız, sabahleyin dükkânını açtığı zaman siftahını yapsın; muazzam bir şekilde alış-veriş yaparak dükkânlarını kapatsın. Herkes varlıklı olsun. Ama… Varlık var da, bereket yoksa (!), onunda hiçbir anlamı yok. Herkes varlıklı olsun. Ama… Masalar da, inşallah bereketli olsun.



Soru 2-) Sarıgül’e ikinci soruyu ben sordum: —Sayın Başkan, az önceki açık hava mitinginde “Büyük yürüyüşe (!), Kozlu’dan başlayacağımı hiç düşünmemiştim! (…)” dediniz. “Emeğin başkenti olduğu için buradayım (…)” dediniz. “Yol arkadaşlarıma, mücadele arkadaşlarıma teşekkür ediyorum (…)” diye, söz ettiniz. DSP Genel Başkanlığına aday olmayacaksanız, “yeni bir parti kurmak için mi”, bu hareketi başlattınız? Bu bir hareket midir, nedir? Bunu, biraz daha açar mısınız?

Sarıgül: —Şırnak ne istiyor (?), Batman ne istiyor (?), Nusaybin ne istiyor (?), Kozlu ne istiyor (?), Devrek ne istiyor (?) … Onlara bakacağız. Acaba, Şavşat’ta ne konuşuluyor (?), İpsala’da ne konuşuluyor? Acaba, Adana’dakiler ne diyorlar (?), Mersin İnceburun’dakiler, ne diyorlar? Acaba (?)… Bir bakacağız. Sinop’tan, Boyabat’tan ses nasıl geliyor? Acaba (?)… Bir bakacağız. Konya ovası, bizi nasıl bekliyor? Acaba (?)… Bir bakacağız. Etrafı dağlık, ortası bağlık Erzincan’da neler var? Bakacağız… Sivas ne diyor? Bütün bunlara, bakacağız. Aydın’ın zeybekleri ne diyor? Onlara bakacağız… Tarım ne diyor (?), hayvancılık ne diyor (?), pamuk ne diyor (?), üretim ne diyor (?), fındık ne diyor (?), çay ne diyor (?), hayvancılık ne diyor? Bütün bunlara bakacağız. Yurttaşlarım ne istiyorlarsa, onu yapacağız.

Ali Yıldız: —Bu hareket, partileşecek mi?

Sarıgül: —Halkımızın takdiri. Biz, iktidarı istiyoruz. Bütün sosyal demokratlar, iktidarı bekliyor. Bütün demokratik solcular, iktidarı bekliyor. Bütün Türkiye, iktidarı bekliyor. Maden işçimiz, iktidarı bekliyor. Alın teri ve emek, iktidarı bekliyor. Esnaflarımız mutsuz; esnaflarımız, bir değişim bekliyor. Türkiye tıkandı… Türkiye’nin düğümleri bağlı; o düğümleri inşallah, inşallah çözeceğiz. Halkın gücüyle çözeceğiz.

Bir gün bu sorunuzun cevabını, daha rahat vermemi istiyorsanız; dereler… Dereler, ırmak olursa; ırmaklar, denize ulaşırsa; denizde açıldığımız yelkenlerimizi “halkımızın sevgi rüzgârları doldurursa”, o zaman buna karar veririz.

Ali Yıldız: —Düşündüğüm gibi. Ben cevabımı aldım, Sayın Başkan.

Soru 3-) —Sayın Zeki Sezer hakkında, ne düşünüyorsunuz?

Sarıgül: —Sayın Sezer’i seviyorum, çok değerli bir siyaset adamıdır. Ülkemize önemli hizmetler vermiştir. Bir “demokrasi dersi” vermiştir. Sayın Sezerle dostluğumuzla, siyasi yolculuğumuzda, inşallah tekrar olacağız.

Perşembe günü saat 11.00’de İstanbul’da yapacağım basın toplantısında, bu konularla ilgili geniş açıklamalarım olacaktır.

***

“Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir” derler ya, Sarıgül’ün başlattığı “Türkiye Değişim Hareketi” muhtemelen partileşme sürecine girdi. Ve büyük yürüyüşüne, Zonguldak Kozlu Mitingi ile başladı. Bu öngörüm resmi olarak kanıtlanmasa bile, sorulan sorular ve alınan cevaplarda her şey gayet açık ve net olarak ortada görünüyor.

Edindiğim bilgilere göre Sarıgül hareketi, hemen yarın partileşme başvurusu yapsa, 74 il’de teşkilatları hazır durumda. Tahminim odur ki Sarıgül, Perşembe günü “Türkiye Değişim Partisi”ni kurduklarını kamuoyuna ilan edecektir.

Siyasi arenamızın sol yelpazesindeki iktidar arayışlarının devam ettiği süreçte, TDP’si 62. parti mi olacak, yoksa Sarıgül ve arkadaşlarının ifade ettikleri gibi iktidar mı olacak? Şimdiden önyargılı olmak, yanıltabilir. Zamanla her şey belli olur.

Bekleyeceğiz… Ve… Göreceğiz.


KOSGEP Yasası değişince Yerel Medya KOBİ statüsüne girdi
06/05/2009 - 20:05
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Küresel krizin ülkemizdeki yansımalarının getirmiş olduğu yükü azaltmak, ekonomideki durağanlığı gidermek ve ekonomiyi canlandırmak için yasal tedbirler “geç de olsa” alınmaya başlandı. Bunun en önemli işaretini KOSGEB kanununda yapılan değişiklikte görüyoruz. Evet… Müjdeler olsun, KOSGEB kanunu “nihayet” değişti. Artık sadece sanayici değil, hizmet ve ticaret işletmeleriyle medya, bakkal, manav, berber gibi hizmet esnafı da, destek alabilecek…
Kamuoyuna yeterince yansımamış olsa da, eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, TBMM Genel Kurulu’nda 22 Nisan 2009’da kabul edilerek yasalaşan düzenlemenin devrim niteliğinde olduğunu belirtmiş, küresel kriz ortamında sadece imalat sanayi kuruluşlarının değil, bütün hizmet ve ticaret sektöründeki işletmelerin KOSGEB desteklerinden yararlanacağını söylemişti.
Bu kanun teklifinin kabul edilerek yasalaşmasından sonra, hizmet ve ticaret işletmelerinin yanında medya, bakkal, kasap, manav gibi hizmet ve ticaret sektöründe faaliyet gösteren esnaf-sanatkârın da artık KOSGEB desteği alabilecek.
Meclis’te kabul edilen Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı Kurulması Hakkındaki Kanunda değişiklik yapan tasarı ile kanunda yer alan ''sanayi'' ibaresi, ''işletmeleri'' şeklinde değiştirilmesinden sonra; imalat sektörünün yanı sıra, hizmet ve ticaret sektörlerinde faaliyet gösteren işletmelerin de “KOSGEB desteklerinden” yararlanmasının yolu açılmış oldu.
***
AB’nin İşsizlik oranları
“Yenidünya düzeni” denilen, ama iktisadi açıdan yeni olmayan ekonomik düzen küreselleşince; diğer bir deyişle, üretim fazlasına yeni pazarlar arayan yüksek teknolojiyi kullanan ülkeler, “dünya ekonomisini Küreselleştirince” doğal olarak krizler de küreselleşti. Açık Pazar ekonomisini uygulayıp da, ABD’deki finansal krizden etkilenmeyen hiçbir ülke yok.
28’ci üyesi olmak istediğimiz AB’de, küresel krizden nasibini aldı. Nasıl mı? Şöyle: AB’de dönemsel olarak güncellenen “işsizlik oranı”, geçtiğimiz Mart ayı itibarıyla AB’ne üye 27 ülkede %8,3, Euro para birimine geçen alanda ise % 8,9’ olarak kaydedildi. Oysaki bu oranlar, Mart 2008’de sırasıyla AB’ne üye 27 ülkede %6,7; Euro para birimine geçen alanda ise % 7,2 olarak gerçekleşmişti.
Üye ülkeler arasında “en düşük işsizlik oranı” Hollanda (%2,8), “en yüksek oranlar” İspanya (%17,4), Letonya (%16,1) ve Litvanya’da (%15,5) gözlemlendi. Bir önceki yıl ile karşılaştırıldığında üç üye ülkede işsizlik oranı azalırken, yirmi üç ülkede arttı, Hollanda’da ise sabit kaldı.
“Düşüşler” Romanya (2007 ve 2008’in son çeyreklerinde %6,1’den %5,8’e), Bulgaristan (%6,1’den %5,9’a) ve Yunanistan’da (%7,9’dan %7,8’e) gerçekleşti. “En büyük artışlar” ise Litvanya (%4,3’ten %15,5’e), Letonya (%6,1’den %16,1’e) ve İspanya’da (%9,5’ten %17,4’e) gözlemlendi.
Bu rakamlar, TÜSİAD’ın AB Brüksel Daimi Temsilciliğinden her ay düzenli olarak bana gelen “haftalık bültenden” alınmıştır. Bu rakamları yorumlamaya çalışır ve “rakamların diliyle” krizi yorumlarsak “etkilendik-etkilenmedik tartışmalarına nokta koyulması gerektiğini” ifade etmiyor mu?
***

21. Türkiye Uluslararası Madencilik Kongre ve Sergisi
TMMOB tarafından her iki yılda bir düzenlenen Türkiye Uluslararası Madencilik Kongresi ve Sergisi’nde; Ülkemizde ve Dünya’da madencilik sorunlarının incelenmesi ve tartışılması, bilimsel ve teknik gelişmelerin geniş kitlelere aktarılması hedeflenmektedir.
Kongrede; madencilikte eğitim, maden jeolojisi ve arama çalışmaları, çevresel sorunlar, kömür hazırlama süreçleri ve enerji, sondaj teknolojisi, tesis tasarımı ve işletme uygulamaları, madencilik politikaları ile ilgili konular ele alınıp incelenecek ve tartışılacak.
Kongreye ilişkin olarak, yöremizde yatırımları bulunan Hattat Holding Enerji Grubu’ndan yapılan yazılı açıklamada; “Bartın ve Zonguldak Bölgelerinde Batı Karadeniz Mega Enerji Üssü Projeleri kapsamında yaptığı yatırımlarla Amasra’da 8m. çapında 1000m. derinliğinde olan Dünya’nın en büyük kömür kuyularını açan Hattat Holding, gerçekleştirilen kongrede madencilik konusunda Batı Karadeniz’de yapılan çalışmaların önemine dikkat çekmektedir” duyurusu yapıldı.


Başkan dediğin “Başkan gibi Başkan” olur
10.05.2009 - 22.13
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Siyasetin yozlaştığı günümüzde; oy alıncaya kadar her şeye “evet” diyen, ama seçildikten sonra sözünü “inkâr” eden veya “ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek isteyenler” hak etmedikleri o makamları “işgal ettikleri sürece” , ne bu Zonguldak’ta ne de bu ülkede kurtuluş olmaz. En çok yalan söyleyenin prim yaptığı günümüzde “ödülünüz aldatılmak ve pişman olmak ise” kime, hangi siyasetçinin sözüne güveneceksiniz ki? Seçim bittikten sonra maskeler düşüyor ve siz onların “gerçek yüzlerini” görüyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki “o sevimli, gülenç, cana yakın, alçak gönüllü yüz” sadece, ama sadece “maskeden ibaret”miş! Şimdilik, bir kenara “not etmekten başka” yapacak bir şeyiniz yok. Zamanı geldiğinde saç kesilir, kimin “kel” olduğu, “yoksa maske mi, gerçek yüzü mü?” olup-olmadığı da belli olur!
***
Aylık olarak yayımlanan ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olduğum Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Gazetesi’nde yayımlanmak üzere O8. 05. 2009 Cuma günü öğleden sonra saat 14.30–16.30 saatleri arasında, AK Parti’nin bir önceki Zonguldak İl Başkanı ve 07 Hazirandaki il kongresi için adaylığını açıklayan Celil Uzun ile uzun bir röportaj gerçekleştirdik. Deyim yerindeyse “sorulmadık soru” bırakmadık. Teklifimizi kırmadığı için, açık yürekliliği için, bizi ve kamuoyunu aydınlattığı için kendisine bu köşeden teşekkür ediyorum. Beğenirsiniz-beğenmezsiniz, ama ben (haberdar olmasa dahi) kendisini il başkanlığı döneminden beri beğenir, takdir eder ve eksikliğini Zonguldak olarak hissettiğimizi arkadaş-dost sohbetlerinde dile getiririm. Neden beğenirim? Çünkü benim nazarımda Celil Uzun; hizmet için, ilimiz için işbitiriciliğinin yanı sıra siyaset yapıp da dürüst kalabilen, siyaset yapıp da karakterinden-kişiliğinden ödün vermeyen bozulmayan-kıvırmayan, eğer söz vermişse arkasında kararlılıkla duran “örnek ve bir elin parmakları kadar sayabileceğim nadir siyasetçilerden” biridir.
Altını çizmekte fayda var; Celil Uzun ile bu röportaja kadar hiçbir diyalogumun olmadığını da bilmenizi isterim. Ben her zaman doğrudan, ilkeden ve dürüstlükten ödün vermeyen biri olarak; karşımda da öyle insanları nadir de olsa buldukça, içimden kendilerine “saygı ve bir sıcaklık duyarım” hepsi o kadar.
Hangi görüşten olursa olsun, Zonguldak’ın ve Türkiye’nin böyle siyasetçilere acilen ihtiyacı vardır. Ben iki yıldır tek başına iktidar olup da iktidarın nimetlerinden yeterince yararlanamayışımızın eksikliğini hisseden ve bunu açıkça ifade edenlerdenim.
Söz konusu röportajdan çok önemli iki başlık şöyle:
Ali Yıldız: - Eğer geçtiğimiz seçimlerde siz il başkanı olsaydınız Zonguldak Belediyesi alınır mıydı?
Celil Uzun: -Şunu söyleyeyim, “kesinlikle” alırdık. Neden alırdık, biliyor musunuz? Örneklerini de vereyim… Bizim dönemimizde çok zor şartlar vardı. Bir kere belediye bizim değildi. Hiçbir hizmet yapmamışız; Zonguldak’ta yapılan hizmetler ortada yoktu. Artı, bir de bu il, CHP ağırlığı olan bir il’di. CHP belediye başkanı vardı. Solun ağırlığı olan bir il’di. Biz şunu yaptık. İlk yaptığımız iş neydi, biliyor musunuz? Bütün mahallelerde ben teker-teker anket yaptırdım. Şekip Günaydın da, teşkilat başkanımızdı o zamanlar. Dedim ki “Bir dakika… Önce şöyle yapalım. Bütün mahallelere gidelim, önce anketimizi yapalım. Hangi mahallede ne durumdayız, ne eksiğimiz var ?” önce bunları masaya yatırdık. Sonra dedik ki kendimize “Bize ne lazım? Sol’da kuvvetli bir aday lazım”. Ne yaptık? Şerafettin Turpçu’yu (hepiniz biliyorsunuz) destekledik. Onun “bütün masraflarına kadar, seçim bürolarına kadar”. Yeter ki o, orada dursun diye. Şerafettin Turpçu da biliyorsunuz o zaman, “bin 907 oy” aldı. Biz de seçimi zaten “bin 296 oy” ile kazanmıştık. Yani CHP’nin oy’unu bölebilmek için o arkadaşı orada tuttuk. Dedik, bu da olacak mı? Olacak, tamam. Ondan sonra ne yapacağız? Üçüncü şık olarak; ev-ev dolaşmamız gerektiğini, gördük. Dördüncü şık olarak da, Bahçelievler’de (biliyorsunuz) nüfus yoğunluğu fazladır. En fazla seçmenin olduğu mahalledir. Anketlerde, en geri olduğumuz bölge de orasıydı. Anket yaptırdığımızda 18 puan gerideydik, 18 puan. Ve arkadaşlarıma, son bir haftada dedim ki “Her yerden ekipleri çekiyoruz; hiçbir mahallede ne bir bayan, ne bir genç, ne bir arkadaş olmayacak; hepimiz gidiyoruz Bahçelievler’e, 18 puan farkı 7 puana düşürmemiz lazım” dedim. Bakın “orada öne geçelim” demiyorum. “7 Puana düşürürsek, biz seçimi alırız” diyorum. Çünkü nüfus yoğunluğu orada fazla “ve biz son yaptığımız o çalışmalarla, aradaki puan farkını 6 puana düşürdük ve seçim kazandık”. Bütün olay bu’dur.
Bak, şimdi sen geliyor ve “Adayımız kötü!” diyorsun. Burası, sol bir memlekettir. “Solun oylarını bölecek hiçbir çalışma yapmıyorsun!” Artı, “yapılan hizmetlerin hiç birisini de, vatandaşa anlatmıyorsun!” 4 tane mahallede ” miting” yapıyorlar! Bizim zamanımızda “her mahallede 3’er tane miting” yapmıştık. Bırak makalenin kendisini, artık sokaklarına inmiştik. Sokaklarda artık miting yapmaya başlamıştık. Artı “en büyük tehlike nedir”, biliyor musunuz? Sandık başları için, bizim tüzükte şöyle yazar, “üç tanesi asil, üç tanesi yedek; üç tanesi de hanımlar ve gençlik komisyonlarından olmak üzere, toplam 9 üye bulunacak” der. Bırakın siz 9 üyeyi; “bizim yüzde 50 sandığımızda, bir tane adamımız yoktu!”.
Ali Yıldız: Sandıklara sahip çıkılmadı mı?
Celil Uzun: Kesinlikle… Başka bir olay daha var! O da teşkilatın aczidir. Sırf Beycuma’da seçim kazanabilmek için “800 tane seçmeni Beycuma’ya kaydırmaya kalktılar!” . Götürdüler… Şimdi Beycuma mı önemli, Zonguldak merkez mi önemli? “800 tane oy demek” yanındaki tanıdıklarıyla birlikte “en az 2 bin 500, 3 bin oy” demektir. Teşkilat bunu, göz göre-göre yaptı!
Ali Yıldız: Bilinçli mi yapıldı?
Celil Uzun: Tabi… Yani, bu görüldü ve bilindi! Beycuma’da seçim kazanabilinmesi için, bir takım arkadaşlarımız buradan 800 nüfusu alıp-götürdüler. Daha fazla da götüreceklerdi de, onu da Secaattin Bey, son anda fark etti. Valiliğe “itiraz dilekçesi verdi” de, ondan sonra bu olay durdu! Ondan sonra seçim kaybetmemen zaten mümkün değil.
Ali Yıldız: Giden, gitti mi?
Celil Uzun: Giden, gitti. Hatta daha da ileri gideyim; şu anda mahalle temsilcimiz olan adam bile gitti! Bırak oradaki nüfusu, “şu anda mahallemizde temsilci olan arkadaşımız bile, oraya gitti!” . Böyle bir çalışma ortamında, burada nasıl seçim kazanacaksınız?
Derya Akbıyık: Bilseydiniz, müdahale eder miydiniz?
Celil Uzun: Ederdim tabi. Bakın Secaattin Bey’e ben şöyle güveniyorum. Bir takım kesimler diyor ki “Soğuk yüzlü, şöyle, böyle falan” tamam haklılar, hepimizin eksikliği var. Ama Gonca için hiç kimse “yolsuzluk yaptı, iltimas yaptı, para aldı, şunu aldı, bunu yaptı” diye, kimse bir şey diyemez. Eee… Bir belediye başkanında olması gereken en önemli şey nedir? Bana sorarsanız “DÜRÜSTLÜK”tür. Haaa… Halk ile iletişimi zayıf ise, onu da teşkilatın kapatması lazımdır.
Secaattin Bey ilk seçildiğinde “Başkan, benden ne istiyorsun?” diye, sordu. Ben de “Bir şey istemiyorum, sadece istediğim şey ‘vatandaşımıza hizmet yapamasan bile selamı, sabahı kesme, bütün halkın belediye başkanı ol’ ” dedik. İnanın ki ben onun makamına beş sene zarfında 2 veya 3 kere gitmişimdir. Üçü geçmez. O da ya bakan gelmiştir, ya da başbakan gelmiştir, şudur-budur. Onun dışında gitmedim ve ona rahat çalışması açısından dedim ki “senin bir eksiğin varsa, bize söyle; biz teşkilat olarak, senin eksiğini kapatmaya çalışalım”. Biz de onun eksikliğini nasıl kapattık? Belediye tarihinde, bir sürü emekli yaptık biz burada. Tarihinde… Yasa çıkmış, yasa da diyor ki “borcu olan belediyelere kredi verilmez” diyor. Şimdiki Sanayi ve Ticaret Bakanımız Nihat Ergun, o zamanlar da Belediyelerden sorumlu Genel Başkan Yardımcımızdı. Gittim kendisine “bizim Zonguldak Belediyesinin, emekliliği gelenleri emekli yapabilmesi için 20 trilyona ihtiyacı var” dedim. Bana “yasa var, yasa gereği bunu yapamayız” dedi. Ben de “Senden özellikle rica ediyorum bu yasayı bizim için, bir seferliğine değiştirin! Bir şey yapın ” dedim. İşte Secaattin Gonca da orada, “TAMAM” dedi. “Bir haftalığına boşluk yarattılar, bir haftalığına” gittik kredi aldık, bitirdik işi. Yani istersen, her şeyi yapabilirsin.
***
Fazla söze gerek yok. Sözüm anlayana; Başkan dediğin “Başkan gibi Başkan” olur.


Bu işler “arkadaşlarını, dostlarını, çevreni bir arada tutma-tutabilme” özelliğidir
15/05/2009 - 19:35
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
7 Haziran’daki AK Pati İl Başkanlığına aday olacağını açıklayan eski İl Başkanı Celil Uzun ile gerçekleştirdiğimiz ve tamamı yakında Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Gazetesinde yayımlanacak olan röportajdan “gündeme damgasını vuracak” bazı alıntılar şöyle:
—AK Partinin Zonguldak’ta kuruluşu aşamasının her safhasında, Şekip Günaydın Bey kardeşimle birlikte görev aldım. Hatırlarsınız o zaman, Fazilet Partisinde birlikteydik zaten. Fazilet partisinde bir kongre olmuştu; Abdullah Gül Beyefendi ve Recai Kutan aday olmuşlardı. Biz o zaman, Abdullah Gül’ü destekleyen ekip olarak Fazilet Partisinden ayrılmıştık. O kongrede Abdullah Gül’ü desteklemiştik. Ondan sonra da, Abdullah Gül seçimi kazanamayınca, tabii partiyle yollarımız ayrılmıştı.
Daha sonra Ak Partinin kuruluş aşamasına gelince; sağ olsun Abdullah Gül Bey olsun, Abdüllatif Şener Bey olsun bana “Zonguldak’taki teşkilatlanmayı yap” dediler. Ben ve arkadaşlarım, birlikte bir istişare yaptık. Ve aramızda “İl Başkanı olarak Polat Türkmen Beyi önerelim” dedik. Onlar öncelikle bana söylemişlerdi, ama ben Alaplı’da olduğum için “İlk önce Zonguldak’tan bir arkadaşımız İl Başkanı olsun” dedik. Ak Parti’nin kurulma aşamasında biz, Abdüllatif Şener Beye, il Başkanı olsun diye Polat Beyin ismini verdik. Bizi kırmadılar, Polat Beyi İl Başkanı yaptılar. Hepimiz, bütün arkadaşlar yönetime girdik.
Daha sonra Milletvekilliği seçiminde Polat Bey bize “Ben, aday olmak istiyorum” dedi. Aday olmak için istifa edince, arkadaşlar beni il başkanlığına seçtiler. O günden 2007 yılına kadar İl Başkanlığını yürüttük. 2007 yılında da, milletvekilliği adaylığını bir deneyelim dedik. Sayın Başbakan’ın da iznini alarak, il başkanlığından istifa ettim. Daha sonraki gelişmeler neticesinde, biz listeye giremedik. Nasip değilmiş, diyoruz.
Hakikaten, bu dönemde de, il başkanlığını düşünmedim. Hatta arkadaşlarımızla oturup sohbetler yaparken… (Ben istifa ettiğimde, Hamdi Bey ilçe başkanıydı o zamanlar) Köksal Bey olsun, Polat bey olsun, Fazlı bey olsun dedik ki, onu il başkanı yapalım… Yaparken de konuşmalarımız şuydu: Vekillerimizin Rize, Gümüşhane, Trabzonlu olması nedeniyle (biz de Trabzonluyuz); “Zonguldaklı bir il başkanı yapalım ki, ‘bir denge’ oluşturalım” dedik. Çünkü o dönemlerde, bu konuda bayağı bir sıkıntı çekiyorduk. Ve o maksatla, buradan açık ve net söylüyorum, hatta “zorla il başkanı” yaptık. Hayati Yazıcı Bey o zaman, teşkilat başkanımızdı. İşte olmaz, ilçe başkanı olmaz gibi başka gerekçeler de, söylemişti. Ama biz zorla, kendisini il başkanı yaptık! Ama zaman içerisinde öyle gelişmelerle karşılaştık ki, Hamdi Bey kardeşimiz bizi “buradan NET söylüyorum” biz onu il başkanı yaptıktan sonra “bir gün bile” aramamıştır! Aradan iki sene geçti… Bırakınız siyaseten bir şey konuşmayı, insan birine derki “Nasılsın, iyi misin?” demek için arar değil mi? Öyle bir şey bile olmadı! Bir de bilmiyoruz sebebini, bir de bilsek sebebini (!), tamam kabul edeceğiz… Kongrelerden önce, birkaç kez ikaz ettik. O bizi aramayınca, biz onu aradık “Şunlar yanlış yapılıyor. Bak, şunları şöyle yap” dedik. Eeee “seçim sürecinde şunlar var, şunları yapalım” dedik, onları da dinlemedi. Şimdi seçim bitti, kongre geldi. Ona gene birkaç öneride bulunduk. Yine dinlemedi. O zaman “haaa bunda başka bir iş var” dedik.
Dikkat edersiniz, bu sabah yaptığımız basın toplantısındaki arkadaşlarımızın hepsi, Ak Partinin kurucularıydı. Dedik ki “Kurucular olarak, artık bu işe el atma zamanı geldi. Bu işi daha fazla boş bırakamayız” dedik. O sorumluluk içerisinde bu işe soyunduk. Bizim niyetimiz, halistir. Çünkü neden? Biz onları da bu işin içine katarak, partimizden hiçbir kimseyi kaybetmeden, bu işli yapalım diyoruz. Onun için de bu kongre inşallah, hayırlara vesile olacaktır diye, düşünüyoruz. Ve adayız, adaylığımız da onun içindir.
(…) Öncelikle şunu söyleyeyim, teşkilatımızın 2007’den sonraki bu seçime hazırlanma süreci tamamen hatalıdır, hatalı bir süreç geçirdiler. Bir kere; kendi belediye başkanlarını yıpratmaya başladılar! Gazetelerde, televizyonlarda ben izliyordum; Secaattin beyin hakkında ileri-geri konuşmalar oluyordu! Bunlar, iyi bir şey değil, kendi belediye başkanıydı sonuçta. İkincisi; adaylık süreci içerisinde de, çok yanlış olaylar oldu! Bizim burada belediye başkanımız varken, onu kırıcı mahiyette, başka isimler çıktı, başka isimler açıklandı! İsimler çıkabilir, sorun değil evet isim çıkar, ama o süreci idare etme olayı etik olmadı. Hem onu kırdılar, hem çıkan diğer adaylarımızı kırdılar! Böyle bir sıkıntı yaşandı. Üçüncüsü de; ben şunu söylüyorum: “Bizim dönemimizde, Zonguldak tarihinde yapılmamış bütün yatırımlar yapıldı. Ama… Bunu, maalesef vatandaşa anlatamadılar!”
Şöyle bir baktığınız zaman; çöp meselesi (bu gün halledilmiş vaziyette), kanalizasyon (bu gün başlanmış vaziyette), su problemi vardı (bu halledilmiş vaziyette), su fiyatları düşürülmüş, yollar yapılmış, şehir geçişi yapılmış, seneler sonra asfaltlama çalışmaları yapılmış, okullar yapılmış, hastaneler bizim dönemimizde yapılmış. Hatta şu “derenin üzerinin kapatılması” olayının protokolünü biz, bizim il başkanlığımız dönemimizde imzalamıştık. (O zamanlar Veysel Bey, DSİ’nin Genel Müdürlüğünde müsteşardı. O zamandan kalmadır; bütün bu işleri yapmıştık) TTK’ya 4 bin–5 bin işçi aldık. TTK’ya tarihinde görülmemiş şekilde, yatırımlar yaptık. Özelleştirmelerde, yeni iş sahaları açtık. Redevanslı saha kanunu’nu çıkardık. (Hiç yapılmayacak bir şeyi biz, kanun haline getirdik. O zamanlar oralarda 400–500 işçi kaçak olarak çalışıyordu. Şimdi oralarda, yasal olarak 5 binin üzerinde insan çalışıyor)
İşte bu şehre bu kadar hizmetler yapılmışken, niye seçim kaybedilir? Daha doğrusu şöyle bir şey var. Belki de arkadaşlarımız iyi niyetli olarak çalışmak istemişlerdir, ama… Maalesef bu işler “yetenek gerektiren” işlerdir. Maalesef bu işler “önünü görme” olaylarıdır. Bu işler “arkadaşlarını, dostlarını, çevreni bir arada tutma-tutabilme” özelliğidir. Bunları, maalesef teşkilatımız bu dönemde yapamadı! Yapamayınca da, altında kaldı, ezildiler. Bir örnek vereyim ben size; bizim belediye başkanımız açıklanıyor, aday olarak buraya geliyor, il başkanımız diyor ki “ne yapalım, bundan iyisini bulamadık! Bunu aday yaptık”. Böyle bir cümle olur mu hiç? Bu cümleyi söylüyorsan; bir kere sen, olaya “beş sıfır mağlup” başlıyorsun! İkinci mesele de, seçim bitiyor; diyorsun ki “biz bu sonuçları alacağımızı biliyorduk” diyorsun! Hadi bakalım! Bir il teşkilatı, bu sonuçları alacağını biliyorsa (!), o zaman sen, niye gerekli çalışmayı yapmadın? Veya önlemini almadın ki, bu sonuçları aldın?
Ali Yıldız: -Bir art niyet gözlemliyor musunuz?
Celil Uzun: -Ben art niyet gözlemlemiyorum, ama “yetenek meselesidir” diyorum; “ileriyi görememek meselesidir” diyorum.
(…) Hani derler ya “yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır” diye; ben geçmişte yaptıklarımıza güveniyorum. Partimiz kurulduğunda burada sıfırdı. Giderken “yüzde 44 oy oranıyla teslim ettim” de, gittim. Altı tane ilçemizden “5 tanesinin belediye başkanlığını kazanarak” gittim. 26 tane il genel meclisinden, 22 tanesini teslim ederek gittim. Bütün hizmetlerimizi, yaptık da gittik. Ama şimdi, partimizin geldiği nokta “yüzde 44’den, 2002 yılında bile aldığımız oyun yüzde 36’sına gelmiş, yani altına düşmüş!”. Onun için biz, “yolsuzluğa bulaşmamışız. Hiç kimse bizim için ‘dedikodu bile yapamadı’ bu ortamda. Bizim adaylığımız hem engellenmez, hem de biz başarılı oluruz. Delegeler, bunu biliyor zaten” biz ona güvenerek “kesinlikle” diyoruz.
Mesela “Hamdi Başkan, delegelerin çoğunu akrabalarından yaptı” diyorlar. Önemli değil. Ben onlarla da konuşuyorum. Genelde “tepkili olanlar da” Hamdi başkanın akrabaları zaten! Çünkü hiçbir iş yapılmamış! Onun için bir sıkıntı görmüyorum. Biz yine, il başkanlığını kazanacağız.
Ali Yıldız: -Enerji Bakanı Hilmi Güler, kabineden ayrıldı. Zonguldak’da enerji bakanlığına bağlı birçok kurum var. Örneğin TTK var. Yatırım açısından, ödenekler açısından bir kayıp söz konusu olur mu?
Celil Uzun:-Hayır, hayır; yeni bir heyecandır. Ben öyle görüyorum. Şimdiki enerji bakanımız da, biliyorsunuz başbakanımızın danışmanıydı; o konuları çok yakından bilir. Onun da en az Hilmi Güler Bey kadar başarılı olacağına da, inanıyorum. Bunu bir “nöbet değişimi” olarak görmek lazımdır. “İl yönetimindeki değişiklikte de”, ben bunu söylemeye çalışıyorum. “Değişiklik” bunun için gerekiyor. “Yeni bir heyecan, yeni bir çalışma temposu kazanırsın; yeni hedefler ortaya koyarsın”. Ama… Devamlı o görevde kaldığın müddetçe, kendini yenileyemezsin. İşte” başbakan da”, onu yapmıştır.
Dediği aynen şu:
19/05/2009 - 22:04
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

“Ben bu arkadaşları vitrine koyacağım ve gidip ‘Yerli-Yabancı Propagandası’ yapacağım! Ve… Seçimi kazanacağım!”
AK Partinin bir önceki Zonguldak İl Başkanı Celil Uzun ile gerçekleştirmiş olduğumuz röportajda, o kadar önemli ve detaylı konular var ki, hangi birini bu makaleme yazsam “hep bir şeyler eksik kalıyor”. Tekrar tekrar okuyup, ayrıntılara indikçe, hem hayretler içinde kalıyor hem de Celil Uzun’un “kişiliğine, bilgisine, becerisine, temiz, açık ve net siyasetine karşı, içinizden ‘gizli bir hayranlık’ ” duyuyorsunuz! Hele bir de “yazılmasını” istemediği bir bilgi var ki, müthiş! Hem de belgeli. Zamanı gelince, basına açıklayacağını söyledi.
Bu satırları, ben yazmamış olsaydım; okuduktan sonra “amma da taraflı yazılmış” derdim! Ama hiç de öyle değil. Neden? Çünkü “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmamak; önyargılı olmamak” lazımdır. Şimdi, sorum şu: Günümüzde dürüst siyasetçi olmak, adam gibi adam olmak, herkesi ve herkesimi korumak kollamak üzere siyaset yapmak için yola çıkmış ve yola çıktığı ilkelerinden ödün vermeden kalabilmiş, kaç tane siyasetçi tanıdınız? Benim tanıdığım birkaç tanesinden biri de, Celil Uzundur. Eğer ki, benim şu anda bakmış olduğum “temiz toplum, temiz siyaset, temiz politikacı, temiz insan ve AK Partinin tek başına iktidarında Zonguldak’ımıza hangisi daha iyi hizmet yapar penceresinden bakarsanız” bu Röportajın tamamı yayımlandığında, benimle hemfikir olacaksınız, demektir. Bilinmesi gereken, tokat etkisi yaratan şu alıntılar, oldukça önemli.
***
—Ben ilk başta, Hamdi Uçar’ın başkanlığındaki bir listenin devam etmesini istemiştim. Ama şu anda görevde olan bazı arkadaşlarımızın, yeni listede olmamalarını istemiştim. O arkadaşlarımızın artık dinlenmeleri gerektiğini, söylemiştim. Nasıl ki başbakanımız bu gün kabinede 8 tane bakanımızı değiştiriyorsa; “yönetim, 3 kişiyi dinlendirmeliydi”. O arkadaşlarımız artık yoruldular, diyorum. Artı, tepki çeken arkadaşlarımız var. Bunlar gözüküyor ve herkes de, görüyor. Yönetimimiz de biliyor. Sizler de, biliyorsunuz. Herkes de, biliyor. Bunun gerçeğini konuşalım, saklamanın bir anlamı yok. Bizim söylemeye çalıştığımız şey budur. Hatta ben, Hamdi başkana dedim ki “Sen konuşamıyorsan, ben konuşayım o arkadaşlarla. Ben ikna edeyim onları, ama onları da kaybetmeden ikna edeyim” dedim. Ama maalesef bunda başarılı olamadık, ama geldiğimiz nokta bu oldu! Ben hatta Hamdi Uçar’a “Gel, benim il başkanlığımda seninle birlikte çalışalım” dedim. Sabahki basın toplantısında da anlattım. Güldüler tabii (!), ama teşkilatçı bir adam, bu teklife gülmez. Neden gülmez? Abdullah Gül’de bu memlekette, başbakandı. İstifa etti. Geçti, Tayip Bey’in başbakanlığı altında, bakan olarak görev yaptı. Daha sonra Allah onu, Cumhurbaşkanı yaptı. Değil mi? Nereden, nereye? Niçin yaptılar? Teşkilat için, yaptılar. Memleket için yaptılar.
Yani burada hiç kimse, -nefsine yenik düşüp- de “Ben başbakanım. Ben onun altında çalışmam” demedi. Bizim de ona teklifimiz, buydu. Ama… Bunu da kabul etmedi. Şimdi geldiğimiz nokta ne? Ama şimdi, o günkü noktada değiliz artık.
“Ben hiçbir zaman, arkadaşlarını terk edecek kişilikte olanlardan değilim”. Benimle birlikte burada 15–20 arkadaşımız yola çıktı. Ben bu teklifi onlara, bu yola çıkmadan önce yapmıştım. “Yola çıktıktan sonra, arkadaşlarımı kesinlikle yolda bırakmam”. Bunun gereği ne ise, onu yaparım artık. O zamanki kriterler, başka şey tabii ki.

—Hamdi Uçar’a onu söylediler zaten. O günkü şartlarda biz de kendisine “tek liste yapalım” demiştik. O günkü şartlarda olabilirdi.
Hatta başka bir şey daha söylemiştim. Parti, sadece bizden ibaret değil ki, öyle değil mi? Bu partinin ilçe başkanları var, ilçe yönetimleri var. Belde başkanları var, belde yönetimleri var. Belediye başkanları var, belediye meclis üyeleri var. İl genel meclisi başkanı var, genel meclis üyeleri var. Milletvekilleri var. Delegeleri var. Gençlik kolları var, hanım kolları var. Birçok komisyonlarımız var, değil mi? Hamdi başkana dedim ki: “Bunları toparla, bir forum yap. Herkesin görüşünü al. Herkesin önerisini al. Herkes sana bir isim versin. Mesela gençlik kolları isim versin, kadın kolları isim versin, engelliler komisyonumuz isim versin, belediye başkanları isim versin, milletvekillerimiz isim versin… Eğer birlik-beraberlikse, bu işler böyle olur” dedim. Yoksa “benim isimlerim şunlar, al bunları yaz” demedim ki! Böyle olmaz ki, zaten! Zaten o zaman, bu işi yürütemezsin ki! Bizim teklifimiz de, ona buydu. Ama bu teklifimizi de, dinlemedi.
Dediği aynen şu “Ben bu arkadaşları vitrine koyacağım ve gidip ‘Yerli-Yabancı Propagandası’ yapacağım! Ve… Seçimi kazanacağım!”
Bir il başkanına, böyle bir cümle kullanmak, yakışır mı? Şahitte, Devrek Belediye Başkanımız Özcan Ulupınar’dır. İlk karşı çıkan da, o oldu. Dedi ki “Başkan, sen yanlış konuşuyorsun! Ben, Devrek’in yukarısındaki köydenim. Devrek’e indiğim zaman bana ‘Sen Devrekli değilsin’ diyorlar! Bu -yerli yabancı olayından- en büyük acıyı, ben çekiyorum. Bunu, sakın konuşma. Sen, il başkanlığını yapamadın. Bize, Celil Ağabeyi arattırdın” dedi. Üçümüzün arasında konuşulan sözler de, bunlardır. Ama arkadaşımız anlamadı! Hala da… Aynı yoldan gidiyor! Ne demektir, “yerli-yabancı” olayı? Sen “Yerli-yabancı Propagandasıyla” teşkilatı, nereye götürebilirsin? Akrabalarını delege yaparsın, partiyi küçültürsün; ondan sonra da, dediğin gibi bunu yaparsın!
Arkadaşlar ben, Zonguldaklılarla kongre yaptım. Zonguldaklılarla da, siyaset yapıyorum. Burada böyle bir “yerli-yabancı ayrımının” ne anlamı var ki?
Ben, az önce de anlatmıştım. İl başkanlığından ayrıldıktan sonra da, hiçbir zaman partimin dışında kalmadım. Bakanlarımızla gittim görüştüm. Gelen belediye başkanlarımızla görüştüm. Hepsinin sorunlarını, Ankara’ya taşırım. Artı, teşkilatımızdan işi olan çoğu arkadaşımız bizi aramıştır; o arkadaşlarımıza elimizden gelen her türlü gayreti göstermişimdir. Yapabildiğim kadarıyla, hepsine yardımcı oldum, oluyorum. Ama ben, hiç bir zaman bu işin dışında kalmadım. Ama bize bir kere olsun “gel şurada şu çalışmayı yapmamız gerekiyor, şuraya şu ‘selamı’ vermemiz gerekiyor”, denmedi! O nedenle ve böyle denmediği için ben, (yerel seçimler öncesi) arkadaşlarımla birlikte ilçe-ilçe program yaptım ve partime, teşkilatıma çalıştım. Bütün ilçelere gittim, çalıştım. Ben il başkanı değilim, hiçbir şey değilim, ama partimiz için çalışmak zorundayız.
Mesela seçim sürecinde, şimdiki Beycuma belediye başkanımız Vural Bey, beni aradı. Dedi ki “Ağabey, buradaki seçimler biraz sıkıntılı geçiyor. Gel, şu Beycuma hapishanesine bir el atalım” dedi. Tamam, dedim. Gittim araştırdım. Alaplıdan, Ereğliden arkadaşlarımızın-dostlarımızın-tanıdıklarımızın Beycuma Hapishanesinde yatan akrabaları, dostları varmış. Ve gittik, görüştük o arkadaşlarla. Yeter ki bize oy versinler diye, diğer arkadaşlarını etkilesinler diye. Oradaki kader mahkûmu arkadaşlarımızın talepleri doğrultusunda, koğuşlarını bile değiştirdik. Ve oradaki bütün oylar, Vural arkadaşımıza çıktı. Çalışmadır işte bu. Bu çalışma değil midir?
Derya Akbıyık: -7 Haziran’a kısa bir süre kaldı. Listeniz hazır mı?
Celil Uzun: -Yok, yok… Biz herkesin görüşünü alıyoruz. Bize teklif edilen arkadaşları yazmaya başladık. Bize gelen teklifler doğrultusunda, şunları yazın diye 80’in üzerinde arkadaşımız oldu. Biliyorsunuz, yönetimimiz 40 kişiden oluşuyor. Tahminim, seçime kadar 150’nin üzerinde arkadaşımız olacak. Bu isimlerin arasından seçmemiz gerekecek. Onu da, ben kendi başıma yapmayacağım. Zaten ben bunu, arkadaşlara söylüyorum. Ben bu listeyi, kendi başıma yaparsam, zaten olmaz. Yine geniş bir platformda; hangi arkadaşlarımızı, nasıl yazalım diye ve onları da kaybetmeden bir yolunu bulacağız. Şu anda “80’e yakın arkadaşımız, yönetimde görev almak için” bize müracaat etti. Biz de inşallah, iyi bir yönetim yapmaya çalışacağız.


Bu ceza, kime?
25/05/2009 - 02:00
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

29 Mart yerel seçimler öncesinde AK Partili belediye başkanı Secaattin Gonca döneminde başlanan ve Haziran ayı sonunda bitmesi planlanan “Acılık deresi üzeri köprülü yol inşaatı” bilindiği gibi hükümet binası önünden başlıyor, Kargo önünden çıkıyor. 18 metre genişliğindeki köprülü yol, Kozlu istikametine giden karayoluna bağlanacak ve Zonguldak trafiğini bir nebze de olsa rahatlatacak. Bu karayolu inşaatının “bazı nedenlerden dolayı ‘özellikle son bir aydır’ yavaşladığına” tanık olmaktayız! Acaba, neden?
Çok yönlü araştırmalarımız neticesinde edindiğimiz bilgiler, gelinen son durum ve ileri sürülen iddialar, yenilir-yutulur ve yabana atılır cinsten değil!
Acılık deresi üzerine yapılan köprülü yol yapımı nedeniyle, yolun liman tarafındaki sınırına ait, yani “TTK Limanı’na ait uluslar arası gümrüklü alanın, ISPS kodu çerçevesinde SERTİFİKA ALAMAYACAĞI sorunu ile karşı karşıya” bulunmaktayız! Söz konusu ISPS kodu çerçevesinde sertifika alınabilmesi için, “derenin gümrüklü saha kenarına doğru 200m uzunluğunda ve 3m yüksekliğinde bir beton duvar yapılması; artı, üzerinin de dikenli teller ile ‘güvenlik altına alınması’ gerekiyor”.
İleri sürülen iddialara göre, İki hafta önce bu sorunla ilgili olarak ili yönetenlerin bir araya geldiği bir toplantı yapıldı. Sorun, çözüme kavuşturulamadığı için de, ikinci toplantı geçen hafta yapıldı.
Bu yolun “Kargo önünde bulunan (Güven Yazıhanesi karşısındaki) ‘dökerel köprüsü’nün” ömrünü doldurmuş olması, metal yorgunu olması ve kentin önünün açılması, ödeneğin alınabilmesi için, bir an önce yıkılıp “acilen yapılması” gerekiyor. İl koordinasyon kurulunun ilk toplantısında, 29 Mart seçimlerinde Zonguldak halkının büyük umut ve beklentileri ile göreve gelen Zonguldak belediye başkanı Eşref, 21 Hazirandaki festivali gerekçe gösteriyor. Ve… “önce valilik tarafındaki köprülü yolun kargoya geçişini yapın, gümrüklü alandan gidiş-gelişi verin, daha sonra Güven Yazıhanesi karşısındaki küçük köprüyü yapın” teklifini önererek; dökerel köprüsünün biran önce yıkılıp-yapılmasına, karşı çıkıyor!
Gümrüklü saha tarafındaki 200m uzunluğunda ve 3m yüksekliğindeki beton duvarın yapımı, belediyeye ait olduğu halde, yüklenici firma işlerinin bir an önce bitmesi için bu işi kendisinin de yapabileceğini öneriyor. Neden? Çünkü zaman, işçi ve emek kaybı nedeniyle, her geçen gün zarara uğruyor. Artı, yüklenici firmaya zorluk çıkarıldığı için, işçi ve malzemelerinin tamamını bir an önce taşırsa ve yatırım durursa, kimse şaşırmasın! Çünkü iş makineleri, hâlihazırda boş duruyor! Bu bağlamda Eşref’in önce “muhalif olduğu önerisindeki ısrardan vazgeçmesi” gerekiyor. Çünkü bu iş, bizzat belediye başkanının görevi dâhilindedir. Zamanında “evet” denmediği için, bu gün “festivalin iptal edilmek zorunda kalındığına yönelik görüşler” ileri sürülüyor.
Eğer, zaman kaybına neden olunmasa ve Eşref önerisinde ısrarcı olmasaydı; hem festival yapılabilir, hem de dökerel köprüsü yapılabilinirdi. Nasıl mı? Dünyanın sayılı ordusuna sahip olduğumuzu, biliyoruz. Üstelik TSK’ nın “8 saatte portatif köprü yaptığını” da, biliyoruz. Valilik ve Güven Yazıhanesi karşısından, yani iki taraftan geceli-gündüzlü destek verilerek bu yatırım bir an önce bitirilebilir ve böylece “bu sanal sorun” aşılabilinirdi.
Bu bağlamda ileri sürülen iddialara göre; çözümün değil de sorunun bir parçası olan Zonguldak Belediye Başkanı Eşref, kurtuluşu; her yıl düzenli olarak yapılan Karaelmas Kültür ve Sanat Festivali’ni “iptal” etmekte, buldu! Oysaki belediye başkanı ve yetkilileri, daha önceleri sorduğumuz soruları yanıtlarken “festivalin yapılacağı yönünde” beyanlar veriyorlardı! İki ayda ne oldu, ne değişti ki, festival iptal edildi? İki ay önce de kriz vardı, beş ay önce de kriz vardı, bu gün de kriz var. Peki… Kriz “bahane” değil ise, nedir? GERÇEKLER, NİYE GİZLENİYOR?
Buna karşılık, halkın büyük teveccühleri ile belediye başkanı seçilen Eşref, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada “krizi bahane ederek ‘Karaelmas Kültür ve Sanat Festivali’nin ‘İPTAL EDİLDİĞİNİ’” kamuoyuna deklare etti! Bu gelişmelerden sonra, duygu ve düşüncelerini sorduğumuz Zonguldak halkı; “Bir tek Festival eğlencemiz vardı, ama onu da iptal ettiler” diyerek, “sahipsiz bırakılmalarından” şikâyetçi olduklarını söylediler.
Yine edindiğimiz bilgilere ve ileri sürülen iddialara göre, Eşref’in “AK Parti’nin projesi” diyerek, iki aydır dere inşaatının yavaşlamasına neden olunduğu yönünde “iddialar” var! Eğer ki bu iddialar doğru ise ve bu projedeki gecikme bu iddialardan kaynaklanıyor ise, Zonguldak milletvekillerine de, görev ve sorumluluklar düşmüyor mu?
***
Daha dün bir, bu gün iki demeden; su faturalarındaki ÇTV’ lere, hane başına yüzde 300 zam yapmak, “çöp maliyetini, vatandaşın üzerine yüklemek” değil ise nedir, neyin göstergesidir? Eşref’e oy veren Zonguldak halkını ödüllendirmek midir, cezalandırmak mıdır?
Çevreye harcanan hiçbir şeyin MALİYETİ olmaz, olamaz. Çevreye harcanan paranın maliyet olarak görülmesine, hepimiz karşı çıkmalıyız. Çevreci sivil toplum kuruluşları hani, nerede?
Evet, dostlar; çözüm sorunun içinde! Yeter ki “ufkunuz” geniş olsun. Fotoğrafa baktığınız zaman, tek bir kareye değil, “olayın tamamına odaklanmak” lazım. Çözülemeyecek sorun yoktur. Bu sorunların, daha fazla zaman kaybına uğramadan; Zonguldak’ın idari ve mülki yetkilileri tarafından çözülmesi gerektiği, düşüncesindeyim. Ne dersiniz, yanılıyor muyum?

ZKÜ Rektörü Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz ile Zonguldak sohbetleri
27/05/2009 - 23:06
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Gazetesi olarak, Başkan Derya Akbıyık ile birlikte, mezun olduğum adıyla Hacettepe Üniversitesi, mevcut adıyla Zonguldak Karaelmas Üniversitesi (ZKÜ)’nün “sürekli olarak başarılara imza atan Rektörü Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz”ü ziyaret ettik. Hem 60’cı yılını kutladığımız cemiyetimizin 30 Mayıs’taki Kongresine davet ettik, hem de “Zonguldak’ımızın tarih sayfalarına gizlenmiş bilinmeyenlerini” siz değerli okurlarımızın ilgi ve bilgilerine takdim etmek üzere “gün ışığına çıkarmak için” hoş ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Artı, yeni edindiğimiz bilgi ve haberleri, sizlere ulaştırmanın “muradına” eriştik…

Çağ yaratan kurumlarımızdan, gözbebeğimiz ZKÜ’nün Rektörü Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz’ün “akademisyen gözü ile” Zonguldak’a baktık. Zonguldak tarihinin gizemli tarih sayfalarından, günümüze ve geleceğin ufuklularına doğru muhteşem bir zihinsel yolculuk yaptık. Bu yolculuğun tamamını okurken, Zonguldak’ın tarihiyle de yüzleşecek ve aynı zamanda da, keyifli bir yolculuğun yolcuları olacaksınız. Yaşamakta olduğumuz Zonguldak’ı içinize sindirecek ve Zonguldaklı olmanın, kentli olmanın bilincine erişeceksiniz… Özetle biz, bilinmeyenleri öğrendikçe, keşfedilmeyenleri keşfedince ve “Zonguldak’ın tarih sayfalarına notlar düşülürken”, görevini yapmanın o dayanılmaz hafifliği ile kanat çırptık. Ve… Üniversite ile şehrin birlikteliğine, bütünleşmesine, dayanışmasına, kaynaşmasına doğru yelken açtık. Sohbet konularının başlıkları, özetle şöyle:

1- ZKÜ İletişim Fakültesi kararı, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK)’ten geçti. Şu anda Bakanlar Kurulunda imzaya açıldı. ZKÜ İletişim Fakültesi kurulacak. Zonguldak basınında yayımlanmış gazetelerle ilgili, güzel bir arşiv oluşturuluyor.

2- Zonguldak 1898 yılında Kastamonu sancak beyliğine bağlı kaza olmuş. Kaza olduğu dönemlerde, Kozluda 14 hanede 143 kişi var. Kilimlide 42 hane var, 294 kişi yaşıyor.

3- 1899 yılında Fransızlar, Zonguldak’a “Madenlerdeki Fransızların haklarını takip etsin diye” Konsolos yollamışlar. Konsolosa ayıp olmasın diye, Zonguldak “kaza” yapılmış.

4- 1909 yılında memurlar, hükümete şikâyette bulunmuşlar. Zonguldak çok pahalı geçinemiyoruz, bizi buradan tayin edin, diye. (keza hala öyle)

5- O zamanlar Zonguldak belediyesi “paramız yok ben iş yapamıyorum” diye, hükümete şikâyette bulunmuş. (keza hala öyle) Zonguldakta çıkan madenlerden rüsum alma teklifinde bulunmuş. Hükümet bu teklifi reddetmiş. Sonra Zonguldak belediyesi madenlere makine getiren tüccarlardan para alma teklifinde bulunmuş. Bir süre bu rüsumu almış. Hükümet bu rüsumu da yasaklamış. Bunun üzerine hükümet, Zonguldak belediyesine şöyle bir teklifte bulunmuş. Memurlar için ucuz evler yaptırıp, kiraya verin, belediye için de gelir olsun, demiş.

6- 1910 yılında Zonguldak şehir planı yapılmış! Ama henüz bu plana ulaşılamadı, araştırılıyor. 100 yıl önce şehir planlanırken, ne düşünülmüştü, acaba?

7- Zonguldak ve havalisi, 1848 yılından itibaren kömür maden işletmeciliğini bilen ve ocakları işleten yabancı kökenliler, özellikle 1882 yılından sonra işçi açıklarını karşılamak üzere yöremize yerli ve yabancı göçleri teşvik ederler. Maden işletmecisi olarak Rum, Ermeni, Fransız ve İtalyanların gelmesiyle birlikte, yöremizin nüfusu hızla artar.

Milli mücadelenin başlarına gelindiğinde, Zonguldak şehir merkezinde yabancılar ve azınlıklar hâkim duruma geçerler… Bu durum karşısında Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, Zonguldak Kömür Havzasının tehlikede bulunması, Zonguldak’taki Türk nüfusunu artırmak vs gibi gerekçelerle, Zonguldak’taki Müslüman askerlerin muafiyetini isteyen “Zonguldak’ta Askerlik Muafiyeti” hakkında 4 Mayıs 1920 yılında bir kanun teklifi hazırlar. Reddedilir. 21 Ocak 1922’de tekrar teklif verir. Hükümet “bir ayrıcalık yaratır” diye reddediyor. Daha sonra, 1922 yılında “hükümet kararnamesi” olarak, kabul ediliyor.

8- Kömür olduğu için Zonguldak, 1899 yılında ilçe oluyor. O zamanlar Ereğli, Bartın, Hamidiye (!) de ilçe. Hamidiye ilçesi bu günkü Çaycuma, Devrek ve Gökçebey’den oluşuyor! Sonra, Zonguldak il yapılırken Safranbolu (Karabük) de Zonguldak’a bağlanıyor. 9- Zonguldak’ın adliyesi 1902 yılında açılmış! O zamanlar Zonguldak’ta adliye sisteminde Şeriat Mahkemesi (Evlenme, hukuk, kadı vs sistemi) var. O zamanlar hiç Nizamiye Mahkemesi açılmamış!

10- Hamidiye ilçesinde “İlçe merkezi Devrek mi, Çaycuma mı?” diye, sürekli bir çekişme varmış! O zamanlar Çaycuma’nın orijinal adı “Çarşamba” olarak geçiyormuş. Zonguldak Çarşambanın adı, Samsundaki Çarşamba ilçesi ile karıştırıldığı için, Çaycuma yapılmış.

11- Ahmet Zeki Yeldere “Zonguldak Maden Mühendis Mektebi”nden, Şair Behçet Kemal Çağlar’ın sınıf arkadaşı. Zeki Yeldere, okulu bitirdikten sonra maden mektebinde asistanlık yapmış. Okul 1932 yılında kapatıldığında okulun asistanları, tekrar açılması için girişimde bulunmuşlar. Okulu, Tekniker Okulu olarak, devam ettirmişler. Ve bu sayede, yeniden mühendisleri Zonguldak’ta yetiştirmeye devam etmişler.

12- Fenerdeki “deniz kulübü”nü, Ahmet Zeki Yeldere yaptırmış.

13- Ahmet Zeki Yeldere, Şair Behçet Kemal Çağlar,’a “10. Yıl Marşının Şirini biz yazdık. Marşı biz beraber yaptık. Sen, ‘ben yazdım’ diye, çıktın ortalığa” diyerek, takılırmış. 14-Sıtkı Koçman, onuncu yıl marşını “öğrencileriyle beraber, Zonguldak’a” yazmışlar.

15- Osmanlı döneminde, henüz karayolu olmadığı için “Osmanlı topraklarına yapılacak olunan demiryolunun sağındaki ve solundaki madenleri işletme hakkını Osmanlı, demiryolunu yapanlara verilmesi karşılığında” demiryollarını yabancılara yaptırtmışlar.

16- Cumhuriyet döneminde, Fransızlar ve İtalyanlar Zonguldak’ta madenleri işletiyorlar. Cumhuriyet, Zonguldak’ta iş bankasına 4 tane şirket kurduruyor. Devlet, yabancı ticari işletmenin karşısına, yerli ticari işletme ile çıkıyor. Bu şirketler işçilere “sosyal konutlar” yaptırıyor. İlk defa, düzgün maden haritaları yapılıyor. Madenler, Etütlendirilerek işletilmeye başlanıyor. Bizim şirketler, düzgün işletmecilik yapınca, gayri milli işletmeler çekilip gidiyorlar. Yani madenler “kendiliğinden” devletleştiriliyor.

17- Zonguldak, kurtuluş savaşı sırasında işgal ediliyor. Ama Zonguldak’ın kurtuluş savaşındaki bilinmeyen yönü “kurtuluş savaşının bütün telgraf haberleşmesi Zonguldak üzerinden” yapılıyor. Yani Zonguldak, İstanbul’a bağlantı veriyor.

18- Maden şehitleri anıtında, 1917 yılında madenlerimizde çalışırken ölmüş olan Ermenilerin adlarını göreceksiniz. Zonguldak ticaret odasının 1924 yılındaki 11 üyesinin 7’si Ermeni’dir. Hani soykırım yapmıştık? Buna en güzel cevap, bu örneklerdir.

19- Zonguldak üzerine yapılmış 2 tane tez var. Bir de Amerikalı Ronald Kuartet adında Cumhuriyet yazarı var. Zonguldak’taki işçi hareketleri ile ilgili 3 tane kitap yazmış. 1968 yılında gümüşlerle ilgili bir tez yazılmış.

20- Amele birliği hastanesini, Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey kurdurmuş.

21- 2–4 Temmuzda Zonguldakta Kültür Araştırma Derneği’nin medya kültür sempozyumu var. ZKÜ, sadece Kültür ve Araştırma Derneği’ne salon ve yer tahsisi konusunda yardımcı oluyor. Programı düzenlemiyor.

22- 2010 yılında, Zonguldak’ta “Kimya Kongresi” yapılacak. ZKÜ, Beyin cerrahisi kongresini de, almaya uğraşıyor.

23- Karabük’te çok ilginç bir model yaptık. Belediyeyi zorladık. Karabük Belediyesi ve TOKİ ortaklığında, bin 428 öğrencilik “öğrenci yurdu” yaptırdık. Kredi ve Yurtlar Kurumu (YURTKUR) olarak da, öğrenci evlerini kiraladık. Her ay Karabük Belediyesinin kasasına, 100 milyon TL para giriyor. Karabük Belediyesi için, büyük bir gelir.

Şimdi Zonguldak Belediyesi, benzer şekilde TOKİ ile ortaklık kurup, bin kişilik bir yurt yaptırsa… Çok büyük bir gelir elde eder. Söyledim. Söylüyoruz… Mesela, Karabük Belediyesi bunu nasıl yaptı? TOKİ’ye 2 tane arsa verdi. TOKİ, arsalardan birine öğrenci evleri yaptı, YURTKUR’a kiraya verdi. Diğerine konut yaptı ve yaptığı konutları, sattı. Benzerini de Çaycuma’da yaptık, ama onu Çaycuma Belediyesi işletiyor. Karabük modeli, budur. Çaycuma modeli de, budur…

(Ali Yıldız) “Zonguldak modeli” hani, nerede? Beklesek mi, beklemesek mi acaba?


Zonguldak Valisi Erdal Ata ile YOK’larımızı VAR yapmak
29/05/2009 - 22:16
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ


Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti olarak, Cumartesi günü yapılacak olan Genel Kurulumuza davet etmek üzere, Zonguldak Valisi Erdal Ata’yı ziyaret ettik. Bölge Çalışma Müdiremiz Gönül Demirsu ile birlikte bizi makamında kabul eden Zonguldak Valisi Erdal Ata ile Zonguldak’ın güncel gündemine ilişkin görüş alışverişinde bulunduk.

Edindiğimiz bilgilere göre, Zonguldak Hava Limanı’nın teknik sorunları aşılmış. Uçak seferlerinin başlama sürecine girilmiş. Ancak… Hava Limanı Şirketine ortak olan bazı kurum-kuruluş ve şahıslar, ortaklık belgesi altına imza atmış oldukları taahhütlerinin gereğini yapmamışlar! Bu yönde bir sıkıntı ile karşı karşıya bulunmaktayız, bu BİR. Her ay Hava Limanında çalışanların maaşları ve diğer giderler, küçümsenecek bir gider hiç değil, bu İKİ. Çünkü bu giderler, düzenli olarak ödeniyor, ödenmek de zorunda. Hava limanındaki tarifeli seferlerin gecikmesi demek, her ay “kendi kalemize atılan gol demektir”, diye düşünüyorum. Aşılması gereken ÜÇ’üncü sorun; Türk Hava Yollarının sahip oldukları uçakları içinde 100–120 yolcu taşıyan uçak olmadığı gibi, dış hatlar konusunda Almanya’daki Öğer Tur ile anlaşma yapılmasına yapılmış, ama Öğer Tur’un da elinde de, bu yolcu kapasitesini karşılayacak uçak yok. Yakın geçmişte Öğer Tur yetkilileri ilimize gelmiş ve gerekli araştırma ve incelemelerde bulunmuşlar. Öğer Tur’un satın alma ve/veya kiralama yöntemi ile birlikte (kesin bir tarih olmamasına rağmen) bu yılın Haziran-Temmuz ayları içerisinde, tarifeli uçak seferlerine başlaması tahmin ediliyor.

“Hava Limanını işletmek, Otobüs terminali işletmeye benzemez” diyen Vali Ata, bence yerden göğe kadar haklı. Bütün altyapısını hazırlanmadan, verilen sözler ve atılan imzalara sadık kalınıp yerine getirilmeyince (!) olacağı budur! Üstelik hava limanı kente bağlayan ana arterler devreye sokul(a)mamış durumda! Halk dili ile söylersek “tam Aziz Nesin’lik bir öykü” bu bizim hava limanı, altyapı, ulaşım ve çevre problemlerimiz! Neyseki “yüzdük-yüzdük, işin kuyruğuna geldik” desek, yeridir.

***

Tarifeli uçak seferlerinin ilimize getireceği ekonomik, kültürel ve sosyal katkılar üzerine söyleşirken; ilimize düzenlenecek turlar ile gelecek olan turistlere, albenisi olan nereyi gezdireceğiz (?), sorusu ile karşı karşıya gelindi. Öyle ya… Denizimiz var, ama sahillerimize akan kanalizasyonumuz var! Jeolojik olarak mağara zenginiyiz, ama gezilebilecek durumda olan Ereğli Cehennemağzı ile Gökgöl mağaramızdan başka faaliyette olan mağaramız yok! Yaşilin her tonu var, ama Gümeli yaylasından başka faal olan yaylamız yok! Onun dışında, Filyos-Türkali sahillerimizde denize girildikten sonra konaklayacak pansiyon, otel vs gibi konaklama tesislerimiz yok!

Diyelim ki turisti de getirdik, ama kentimize gelen turistlerin barınma, eğlenme ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak tesislerin altyapısı da yok! Hele-hele… Kozlu sahilindeki asfalt tesislerini ve çöp alanını gören bir turist, kentimizden hangi olumlu duygu ve düşüncelerle ayrılır, dersiniz? İlimizi ziyarete gelen konuklarımıza, doğanın ilimize cömertçe sunmuş olduğu yaylaları, şelaleleri, yeşili, denizi, maden ocaklarını, mağaraları gezdirmesine gezdirelim de, konaklama-eğlendirme-barınma-ulaşım vs gibi altyapıdan kaynaklanan eksikliklerimizi nasıl ve hangi yöntem ile ne zaman gidereceğiz? Evet… Bir arkadaşımın bu gibi durumlar için söylemiş olduğu “Benim de gönlüm Cenneti istiyor, ama günahlarım peşimi bırakmıyor!” sözü, ne kadar anlam kazanıyor değil mi?

Hiçbir şey yapmadan oturacak mıyız? Kesinlikle HAYIR. Bu umudumuzdan-sevdamızdan-fikrimizden cayacak mıyız? Kesinlikle HAYIR. Peki, ne yapacağız o zaman? İki elimizi başımızın arasına alıp, en rantabl (verimli) şekilde neler yapabiliriz (?), sorusunu kendimize sorduktan sonra; planlayacağız, programlayacağız ve geleceği şimdiden kurmaya başlayacağız. YOK’larımızı VAR, yapacağız. Önce ekeceğiz, gübreleyeceğiz, bakımını yapacağız, yabancı otlardan temizleyeceğiz ve ilaçlayacağız ki meyvesini alalım. Düşünün ki, bu ilin yüze 80’inin tapusu yok! Düşünün ki bu ilin hâlihazırda planı yok! Vs. vs.

Yoklar VAR olmadan, diğer bir anlatımla “planlanmadan-programlanmadan yani ekilmeden-biçilmeden almak” güzel düşler kurmak değil ise, nedir? Eğer ayrıntıya dikkat edilir ve “olumlu algı düzeneği ile” bu makalenin içeriğine bakılırsa “Olumsuz düşünceler yumağı içinde kaybolalım” demiyorum. Hayal kurmayalım gibi bir şeyi de, “kesinlikle” söylemiyorum. Sadece ve sadece hemen, şimdi “YOK’larımızı VAR, yapalım” diyorum.

***

Bölge Çalışma Müdiremiz Gönül Demirsu’nun demeci

Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Yönetimi ve Bölge Çalışma Müdiremiz Gönül Demirsu ile birlikte bizleri makamına buyur eden Vali Erdal Ata’yı ziyaret ettikten sonra, makamından yine birlikte ayrıldık. Giderken, ayaküstü de olsa sohbet etme imkânımız hâsıl oldu.

Demirsu, Bölge Çalışma Müdürlüğü binasının iki katını, kurum olarak satın aldıklarını ve tadilata başladıklarını söyledi. Kim kaç kişi çalıştırıyor, nerede, ne zaman ve nasıl, hangi şartlar altında işyeri açıldığını tek-tek, dosya numaraları ile bildiğini; çünkü bu bilgi dağarcığına, uzun yıllara dayanan ” bilgi birikimi sonucunda” sahip olduğunu da ilave etti.

Kendisini biraz dalgın ve kaygılı gördüm. Laf lafı açtı ve konu gazetecilik mesleğinin ilkeleri-etiği üzerine bir sohbete dönüştü. Kendisinden bilgi almak ve haber yapmak üzere bir gazeteci arkadaşın kendisini ziyaret ettiğini söyledi. Bölgemizin çalışma durumu, bölgemizde çalışan sayısı ve bölgemizde kriz nedeniyle işini kaybedenlerin sayısını öğrenmek isteyen meslektaşımıza, iyi niyet çerçevesinde “kamuoyunda yanlış algılama olmaması için” resmi olarak yayımlanan bilgi ve dokümanları vermiş. Ancaaak… Ertesi gün ilgili gazetede, Zonguldak’ın krizde işini kaybedenler bakımın birinci sırada olduğuna yönelik manşet atılmış! Haklı olarak da, alınmış. Çünkü bu gerçek değil, bu BİR. Çünkü… Zonguldak ekonomisi, çalışan sayısı ve işini kaybedenlerin oranları ile Karabük ve Bartın çalışma yaşamı, çalışan sayısı ve kriz nedeniyle işini kaybedenler sayısı ile kıyaslanamaz, doğru orantı kurulamaz bu İKİ. Bu kıyaslamayı yapmak, bu doğru orantıyı kurmak, olsa-olsa “Elma ile armudu, pire ile deveyi kıyaslamak, aralarında doğru orantı kurmak olur” ki, bu da ÜÇ… Bu ve benzeri örnekleri çoğaltabilmek mümkündür ve pekâlâ da, yapılabilir.

Bölge Çalışma Müdiremiz Gönül Demirsu bu konu ile ilgili olarak, kamuoyunun doğru bilgilenmesi, yanlış algılamaların önüne geçilmesi için, çok yakında basına bir demeç vererek, kamuoyunu doğru bilgilendireceğini söyledi. Böylece yanlış anlamaları, algılamaları önleneceğini de, ilave etti. Kanımca, doğru olan da budur.

Yapılan habere gelince…

Ne diyelim? Herkes “kendi algı dünyası içinde” görür, hareket eder, yorumlar…

***

“Bölgemizin Bakanı” Murat Başesgioğlu, Zonguldak’ta

Zonguldak Valisi Erdal Ata ile sohbet ederken, telefonu çaldı. Konuşması bittiğinde, “Bölgemizin Bakanı” olarak bildiğimiz, AK Parti Hükümetleri döneminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı görevlerinde bulunan (Kastamonulu) İstanbul Milletvekilimiz Murat Başesgioğlu’nun; İlimizde bu gün yapılacak olan Kastamonu Spor-Yalova Spor maçını izlemek üzere ilimize geldiğini öğrendik.

İlimizde kurulu ve faaliyette bulunan Kastamonu İli Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin bir üyesi ve eski Başkan yardımcısı sıfatımla;

“Bölgemizin Bakanı” Murat Başesgioğlu’na ilimize HOŞ GELDİNİZ diyor;

31 Mayıs Pazar günü, Ankara yolu üzerindeki Sipahiler Köyü Esenlik Mevki’sinde saat:12.00’de başlayacak olan “Geleneksel Kır Şenliğine davet” ediyor, Zonguldaklı Kastamonuluları onurlandırmalarını bekliyorum.


Celil Uzun: Arkadaşlar “Siyasette VEFA” çok önemlidir (1)
10/06/2009 - 17:26
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
AK Parti İl Kongresi ertelenmeden önce kararlaştırılan Alaplı ve Ereğli’deki delegelere yönelik Celil Uzun tarafından düzenlenen akşam yemeği, bir gün öncesinden kongrenin 11 Temmuz’a ertelenmesine rağmen 05 Haziran Cuma günü yapıldı. Yaklaşık 250 kişiden fazla katılım olunca, takviye edilen sandalyelere rağmen, ayakta kalmak zorunda kalanlar da oldu. Bu organizasyona katılan coşkulu ve kararlı topluluk, Celil Uzun’un akıcı konuşmasını sık-sık alkışlarıyla desteklediler. Celil Uzun Partinin nereden nereye geldiğini, neden aday olduğunu, Zonguldak’ta düşen oylar ve yitirilen belediye başkanlıkları ile sekteye uğrayan yatırımların nedeni, seçimlerde yapılan stratejik hatalar, belediye başkanlarının ve belde başkanlarının delege yapılmaması (!), delegelerin hangi kriterlere göre yapıldığı ve son günlerde körüklenen yerli-yabancı ayrımcılığına karşı geniş açıklamalarda bulundu. Uzun, Kongre sürecine ilişkin ortaya sürülen bilgi kirliliğini gidermek için, AK Parti Genel Merkezinde aslında nelerin konuşulduğunu, neler olup bittiğine yönelik somut ve net açıklamalarda bulundu.
Kamuoyundaki yaygın kanaatlerin tersine, en güvenilmez kurumlarımızın başında gelen siyaset dünyamızda “Vefa’nın” olması gerektiğine güçlü vurgulamalarda bulunan Uzun’un konuşması, coşkulu alkışlarla kesildi. Birçok mesajları ve açılımları da içeren Celil Uzun’un konuşmasını, olduğu gibi sizlere aktarıyorum. Varın yorumu siz yapın.
***
Hepinize teşekkür ediyorum. Sevgili ilçe başkanlarım, değerli belediye başkanlarım, aramızda bu partiye gönül vermiş, partinin kuruluşunda görev almış bütün sıkıntıları çekmiş değerli kurucu ilçe başkanlarım, değerli arkadaşlarım. Burada gördüğüm kadarıyla işte bu partinin özü olan insanların hepsinin bu akşam burada olmaları, hepsini burada görmem, benim için gurur verici bir vesile olmuştur.
Bakın işte AK Parti, AK Parti burada. AK Partinin başlangıcından, kuruluşundan bu zamana kadar geçen zaman içerisinde çeşitli vasilerle görev yapmış, çeşitli vesileliklerle ilçe başkanlıkları, belediye başkanlıkları, il genel meclisi, belediye meclisi, kadın kolları, gençlik kolları, hatta mahalle temsilcilerimize kadar hepsi burada. Hepsinin bir derdi var. Niçin buradalar? Çünkü şunu biliyoruz ki partimizin geleceği açısından önemli bir kongremiz var. Tabi buraya gelen arkadaşlarımızın asıl amacı, bu kongreye katkı vermek. Daha önce partilerine nasıl sahip çıktıysalar, işte bu kongrede de nasıl sahip çıkacaklarını göstermek için herkes burada. Hoş geldiniz, sefa verdiniz.
Arkadaşlar, aslında bu programımızı yarın akşam yapıyorduk. Yani, kongremize göre böyleydi. Yemeğimizi yiyecektik. Sabahleyin de arabamıza binip, kongremize gidecektik. Bütün planlamalarımız buydu. Kongremiz 11 Temmuz’a uzatılınca, bu programımızı kesinlikle erteleme görüşünde olmadık. Arkadaşlarımızı, sadece kongreden kongreye buraya getirip veya kongre süreci ertelendi diye yemeğimizi ertelemek, bizlere yakışmazdı. Ve biz, bunu yaptık. Ve inşallah, size burada söz veriyorum, burada bazı aksaklıklarla karşı karşıya kaldık. En kısa zamanda, en güzel yerde, bunu daha iyi telafi etmek üzere sizlere söz veriyoruz. Gerçekten haklısınız, belki çoğunuz yemek bile yiyemediniz, ama ben size şunu söyleyeyim; şimdi beni burada bekleyin, konuşmadan sonra çarşıya gidelim. Bunun keyfini birlikte, beraber çıkaralım. Yemek yiyemeyen arkadaşlar için söylüyorum, olmaz mı?
Bir diğer önemli konumuz, tabi ki kongremiz, partimizin geleceğidir. Biz bu noktalara nasıl geldik? Kısaca bunu özetlemek istiyorum. Çeşitli vesilelerle gazetelerden, basın yayın organlarından veya arkadaşlarımızdan, çeşitli vesilelerle bunları dinliyorsunuz. İnanınki çoğu, yüzde doksanı yanlış haberler alınıyor! Biz, kongrelerimizden önce de arkadaşlarımızı bazı konularda uyardık. Dedik ki, bazı yanlışlarımız oluyor arkadaşlar. Bunları düzeltelim, dedik. Seçim çalışmaları süresi içersinde de, bu çalışmalarımızı devam ettirdik. O da anlaşılmadı! Seçimimiz bitti. Maalesef, hepimizin kabul ettiği gibi Zonguldak genelinde kırmızıyla işaretlendi Zonguldak! Bütün Türkiye haritalarında Zonguldak, kırmızıyla gösterildi. Sanki CHP’nin burada öndeymiş gibi gösterilmesi, maalesef bizi yaralamış oldu. Hâlbuki biz, gene burada birinci parti olduk. Ama gösterge olarak Zonguldak Merkez gösterildiği için, sanki CHP’nin kalesiymiş gibi gösterilerek, bunun altında başka sebepler aranmaya başlandı! Gönül bunu da istemezdi. Hepiniz biliyorsunuz, biz geçmişte tırnaklarımızla kazıya-kazıya belediye başkanlıklarımızı kazanmak için gece gündüz demeden bütün ekiplerimizle hep birlikte çalıştık. Ve o dönem içerisinde yüzde 44’lere kadar oylarımızı çıkartmıştık. Ama arkadaşlar, şu anda geldiğimiz nokta, maalesef 2002 yılının bile gerisindeki bir oy potansiyeli ile karşı karşıya kaldık! Bu bizi yaralıyor. Bu bizi üzüyor. Ben inanıyorum ki bu ilde hizmetler, en doruk noktasına kadar yapıldı. TBMM Başkanımız Sayın Köksal Toptan, Sayın Milletvekillerimiz Fazlı Erdoğan ve Polat Türkmen başta olmak üzere, bütün teşkilatlarımızla birlikte, hakikaten Zonguldak’ın makûs talihini yenecek çok büyük yatırımlar içerisinde olduk ve yaptık bunları. Hizmetlerimizi, vatandaşlarımızın ayağına kadar getirdik. Ve… Bütün vatandaşlarımızı gezdiğimiz zaman, bizim yaptığımız hizmetlerden kimsenin memnuniyetsizliği yok. Peki, o zaman nedir bunun sebebi? Arkadaşlar bunun sebebi, dün ve evvelsi gün genel merkezdeydik ve orada söylenen şey şu. İnanınki bunu söylüyorlar hazırlanan raporlarda… Hatta Zonguldak için tutulan bir rapor da, çok arıma gitti! Orada gördüm. Ne yazıyor biliyor musunuz o raporlarda? Bunu, Zonguldak Merkez için söylüyorum. Sakın yanlış anlamayın, herkesi kastetmiyorum. “Seçim çalışmalarında Zonguldak Merkezde, arabalarımızda bayrağımız bile yoktu!” diye rapor tutulmuş! Bırakın, diğer geri kalanını… Hatta ben hatırlıyorum, Sayın Başbakanımız Zonguldak mitinginde “arkadaki gençler, size bayrak dağıtılmadı mı?” diye, bir söylemi bile vardı! O mitingde bile bunu söyledi, arkadaşlar! Şimdi, sonuç nereye geliyor? Arkadaşlar, biz kimseyi suçlamak için burada değiliz. Onlar da, bizim arkadaşlarımız. Herkes bizim arkadaşımız. Ben inanıyorum ki onlar da, iyi niyetle partimize hizmet etmek için gece gündüz çabaladılar. Sonuç? Sonuçta, başarılı olamadılar. Bizim sadece ortaya koyduğumuz şey, budur. Biz başka bir şey ile ilgilenmiyoruz, söylemiyoruz. Ve bu vesile ile ben, değerli il başkanımız Hamdi Uçar’ı seçimlerden sonra çağırdım, oturduk ve konuştuk. Ha… Şunu da söyleyeyim sizlere. Dün ve evvelsi gün genel merkezde bana, Haluk İpek Bey olsun, Seyit Aslan Bey olsun, Sedat Bey olsun, kafama vura-vura-vura bir laf söylüyorlar! “Biz istemiyorduk, ama sen Hamdi Uçar’ı İl Başkanı zorla yaptırttın” diyorlar. Dedim ki “Biz, o zamanki şartlar içerisinde bunu yapmak zorundaydık. Sadece ben, bu kararı almadım. Bütün teşkilatımızın kararı olarak almıştık” dedim. Fakat üzüldüğüm tarafı ne biliyor musunuz arkadaşlar? Genel merkezimiz bunu, zorla söylemesine rağmen, değerli il başkanımız çıkıyor basına “Beni, il başkanı Celil Uzun yapmadı” diyebiliyor! Başka bir şey daha söyleyeyim ben sizlere. İki seneden beri, daha bir sefer beni arayıp da “Nasılsın, iyi misin?” veya “Ağabey, şurada şu programımız var. Buyur, oraya gel. Ya, şurada şu olacak” diye, bir telefon bile yok! Arkadaşlar, “Siyasette VEFA” çok önemlidir. Siz, bu partiyi kuranları, bu partiye hizmet edenleri arayıp sormazsanız… Sadece kendim için söylemiyorum. Bakın, şimdi burada bir sürü kurucu arkadaşlarımız var. Onların da, aynı pozisyon ile karşı karşıya kaldıklarını da biliyorum! Biz, hepimiz biriz. Hepimiz, AK Partiliyiz. Paylaşamadığımız nedir yani (?), anlayabilmiş değiliz! İşte, çıkış noktamız budur. Biz bu partide “VEFA” olduğunu göstermek için buradayız. İşte, dikkat edin kurucu ilçe başkanlarımız, eski ve yeni belediye başkanlarımız, ilçe başkanlarımız, delegelerimiz, partililerimiz hepsi bizim etrafımızda. Neden? Aynı şeylere maruz kalmışlar! Neden? Bu arkadaşlarımızın da bu partideki hizmetleri, bir dakikada unutulmuş! Hayır, unutulmamalı! Bu partiye o kadar derinden ve gönülden hizmet edenler var ki, gece gündüz karda kışta bu partiyi kurmak için, hepimiz biriz. Hepimiz aynıyız. Gece gündüz çalışan arkadaşlarız. Aha… Bu arkadaşlarımız var. Şimdi… Bir kalemde bu arkadaşlar silinemez! İşte… Silindiği zaman da, seçim sonuçları bu şekilde olur! Doğru mu? Şunu söylüyorum arkadaşlar; bu seçimleri kaybetmemizin tek sebebi, “organize olamadan, çalışmamak” tır. Sandıklarımızın yarısı boştu! Boştu arkadaşlar! Bunu yapacak olan, il teşkilatımızdı. Yapamadılar!
Az önce, genel merkezden geldim. Orada Sedat Beyle de görüştüm. Daha sonra Sayın Milletvekilimiz Fazlı Erdoğan’la da görüştüm. Bakınız aynı tespitler, orada da var. Onlar da, aynı şeyleri söylüyorlar.

Devamı var




Celil Uzun: Arkadaşlar “Siyasette VEFA” çok önemlidir (2)
11/06/2009 - 21:57
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Şimdi, başka bir şey daha söyleyeyim. Arkadaşlar, diyoruz ki… Az önce, Sayın Belediye Başkanımız Aydın Güngör Bey de söyledi. Gündemimiz var ya? Bakın bu kongre bile aslında Zonguldak gündeminde olmamalı. Zonguldak’taki gündem “Zonguldak’a Hizmet” olması lazımdır. Başka hiçbir şey düşünmememiz lazım. Ama… Gelin görün ki arkadaşlar, bu memlekete, bu vilayete 24 aydan beri bir kere bakan geldi. Böyle bir vilayet olabilir mi, arkadaşlar? 24 aydan beri bu ile bir tane bakan geliyor! Niye? Diğer bakanlar, Zonguldak’a küstüler mi? Bakanlarımız, Zonguldak diye bir vilayeti bilmiyorlar mı? Veya bu bakanların Zonguldak’ta her hangi bir yatırımları, her hangi bir şeysi yok mu? Var. Ama… Onlara, bunları anlatacak kimse yok! Teşkilatımız yok! Ben her zaman söylüyorum. İşte bu gün, eski ilçe başkanlarımızdan Muammer Ataç Bey ile birlikte merkez ilçeden, genel merkeze gidiyoruz. Zonguldak sınırlarını geçtik. Bolu sınırlarına girdik. Çalışan 30–40 tane kepçe gördük. En az 100 tane de kamyon gördük. Öte yandan gelirken Düzce tarafından geliyoruz. Aynı şeyleri, Düzce’de de görüyoruz. Ama giriyoruz Zonguldak vilayetine, çalışma yok! Bazıları bizi yanlış anlıyor. Bu işleri milletvekili takip eder, diyorlar! Hayır arkadaşlar, hayır. Bu işler, il başkanının görevidir. İl teşkilatının görevi dahilindedir. İl teşkilatı tutacak belediye başkanının kolundan, ne eksiği var gidecek. Tutacak milletvekilinin kolundan, ne eksiğin var? Gel milletvekilim, senle bunu yapalım diyecek.
Kulakları çınlasın Sayın Valimiz Yavuz Erkmen zamanında, biliyorsunuz KÖYDES-BELDES Projeleri kapsamı çerçevesinde, yıllık olarak 60–70 trilyonun üzerinde proje çalışmaları yapıyorduk. 60–70 trilyonun üzerinde projeleri hazırlayabiliyorduk. Tamam, paranın tamamını alamıyorduk, ama aldıklarımız en azından 25–30 trilyona yakın paraydı. Arkadaşlarımız da biliyor, o günkü il genel meclisinde kayıtlıdır bunlar. Maalesef bu sene 4,5 trilyon! İl genel meclisindeki arkadaşlarımız söyleyeceklerdir 4,5 trilyon! Bizim bir kere, Gökçebey ilçemize yetmez 4,5 trilyon arkadaşlar! Bizim mücadelemiz bu olması lazım. Bizim mücadelemiz, belediyelerimize hizmet olması lazım. Bizim mücadelemiz, Zonguldak’a hizmet olması lazım. Bunun için çalışıyoruz. Peki, biz bu hafta ne yaptık? Kendimiz için bir şey söylemedik. Çağırdık il başkanımızı. Dedik ki “Sayın Başkanım, gidişat kötü. İlk söylediğim cümle, ‘sana bu dönem il başkanı olman için, izin vermezler’”. İlk söylediğim cümle budur. Kendisiyle görüşüyorsunuz, sorabilirsiniz. Dedim ki “Başkanım, benim bildiğim seçim kaybeden illerde, il başkanlarına bir daha görev vermezler. Ha… Sen nasıl görev alabilirsin? Ancak herkesi bir araya toplarsın. Herkesi tek bir liste haline getirebilirsen, gidersin arkandaki milletvekillerimizle birlikte, teşkilatımızla birlikte bu çalışmayı yapabiliriz”. YOK… Dedim ki “Sayın Başbakanımız bile, hükümetinde bakanlarını değiştirebiliyor. Yenilik yapabiliyor. Doğru mu? Doğru. Gel bunu böyle yapalım. Eski il başkanlarımızı, ilçe başkanlarımızı, belediye başkanlarımızı, teşkilatlarımızı, milletvekillerimizi topla. Yeni bir forum yap. Herkesin görüşünü al, sen yola devam et”. Söylediklerimiz budur. Eğer partinin geleceğini düşünüyorsan, işte bu. Birlik, beraberlikse budur. Kendimiz için “Ben İl Başkanı olayım” diye bir şey söylemedim. Hatta bazıları diyor ki “Sen, il başkanlığını bıraktın, ama geri dönmemek üzere bıraktın” diyorlar. Doğru. Ama biz “bu tablolarla karşı karşıya kalacağımızı” hiçbir zaman aklımızın ucundan geçirmedik ki!
Ve… Bize söylenen cümle ne, biliyor musunuz arkadaşlar? “HAYIR. Ben yine o 7–8 arkadaşı vitrine koyacağım. Malum o propagandaları yapacağız. Ve… Kongreleri kazanacağız” dedi! Ben de aynen ona şunları söyledim. “Bak Sayın Başkanım, bu gidişle seni kongrede Genel Merkezimiz aday olmana izin vermez. Kongreye engel olurlar. Bak bunu böyle bilin” dedim. Aynen söylediklerim bunlar. Ve arkadaşlar… Geldik, bir ay sonra, bir buçuk ay sonra karşılaştığımız nokta bu. (Kongre, 11 Temmuz’a ertelendi) İşte bu, bir teşkilat için üzüntü verici bir olay değil mi? “Hamdi Uçar’a yol verildi, Celil Uzun’a dur denildi” diye (!), yerel basınımız tarafından, aylarca yazıldı, çizildi! Güzel, tamam. Hani ne oldu? Hani o söylemler nerede? Şimdi söylemleri nasıl değiştirdiler? Söylemler şu “Genel merkez hem Hamdi Uçar’ı, hem de Celil Uzun’u istemiyor “. Şimdi… İlk başta öyleydi, şimdi oraya geldiler. Korkarım ki, bir hafta sonra da başka bir şey yazacaklar, bu sefer. Göreceksiniz onu da. Ve bu, yazı falan değil bu teşkilata! Bu teşkilat sana gelmiş, il başkanlığını vermiş. Bu şekilde devam edin, denmiş. Birlik ve beraberlik içersinde olunsun, denilmiş.
Burada ne söyleniyordu? İşte “Celil Uzun’a Genel Merkez izin vermiyor” deniyordu! Genel merkeze gidiyoruz. Tam fırsatını bulmuştum. Halil İpek karşımızda, Seyit Aslan karşımızda, Hamdi Uçar kardeşim burada, ben de buradayım. Konuşmadan önce Halil İpek’e şunu söyledim. Dedim ki “Sayın Başkanım, konuşmadan önce size bir şey sormak istiyorum. Teşkilat terbiyesi almış bir insandır. Bana eğer diyorsanız ki, Zonguldak’ta bazı kesimler tarafından böyle söyleniyor! Bana diyorsanız ki ‘Celil Uzun, sen bu işten çekil’ bana söyleyin, çekileyim” dedim. Hamdi kardeşimiz de yanımızda. Çünkü dedim, “Hamdi kardeşimize yakın bazı basın organlarında bu devamlı yazılıyor, çiziliyor ve Hamdi kardeşimiz de buna göz yumuyor” dedim. “Şimdi, bana lütfen söyler misiniz? Genel merkezimizin her hangi bir bakış açısında negatiflik var mıdır? Tek söylediği cümle şu “Kesinlikle öyle bir şey yok” tur. Peki o zaman arkadaşlar, bu dedikodular niçin yayılıyor? Niçin gündeme getiriliyor? Ben, partimin menfaatleri için şunu da söyledim. Bakın buradan da söylüyorum sizlere. O zaman ben “Hamdi kardeşimizle il başkanlığına devam edin” dedim. Ama o zaman ben bir kişiydim. Tek başımaydım. Ama şimdi, yüzlerce arkadaşımız, dostumuz bizlerle birlikte hareket ediyor. Başka bir şey daha söyledim. Dedim ki “Mademki öyle söyleniyor. Sen de aday olma. Ben de aday olmayayım”. Partimizin geleceği için değil mi bu? Partisini düşünen insanlar, bunları düşünmek zorunda değil mi? “Üçüncü bir arkadaşımızı bulun, çıksın ortaya. Genel merkezimiz, milletvekillerimiz, teşkilatlarımız söylesin. Hepimiz arkasında olalım”. Var mı bunda bir şey arkadaşlar? Var mı? İtiraz eden var mı? Hayır, böyle olmaz diyen var mı? Bunun karşılığı ne biliyor musunuz? HAYIR! Niye? Eee… Niye peki o zaman? “Sen il başkanı ol, şunlar, şunlardan sıkıntı var. Şunlar dışarıda dursun”. Ona da, HAYIR! “Eee… Üçüncü bir arkadaş bulalım” Ona da, HAYIR! Sen yine alacaksın, aynı tas aynı hamam, devam edeceksin! İşte o, bitti bende. Bunlardan, çok büyük dersler çıkartmamız lazım arkadaşlar. Çok büyük üzüntü duyuyorum. Öyle büyük işaretleri Genel Merkezimiz, Sayın Başbakanımız veriyor ki, görmez gözler, bunu görmüyor! Kulaklar sağır olmuş, bunu duymuyor! Bakın arkadaşlar, başbakanımız kongremize gelmiyor, değil mi? Niye gelmiyor? Gelmeyecek. Yeni mi duydunuz! Niye gelmiyor, biliyor musunuz? Düzce’ye gitti, doğru mu? Düzce’nin nüfusu, bizim yarımız kadar arkadaşlar. Bingöl’e gitti, doğru mu? Doğru. Her ile gitmiyor! Kaybeden illere gitmiyor, kaybeden illere. Bakın dikkat edin. İşareti, görüyor musunuz? Kaybeden illere gitmiyor, Sayın Başbakanımız. Eee… Bunu gören gözler nerede? Yok! Görevi yapması gerekenler? Yok! Hatırlayın geçen dönem nerede kongreyi yapmıştık? Başbakanımız geldi. Aslanlar gibi, doğru mu? Çıktık şurdan, Gülüç’te yer yerinden oynuyor, değil mi başkanım? Geçtik tersanelere, yer yerinden oynuyor. Oradan geçtik, Zonguldak merkeze, yer yerinden oynuyor. 62 tane açılış yapıyoruz, bakıyoruz milletvekillerimiz meydanda. Kongremizi yapıyoruz. Sayın Secaattin başkanımızın da nikâhını kıydığı 10 tane gencimizi evlendiriyoruz. Yüzlerce çocuğumuzu sünnet ettiriyoruz, sanatçılar eşliğinde. Ve kongremizi yapıyoruz. Şimdi nerede yapıyoruz? Eğer yapsaydık Pazar günü, ufacık bir salonda kongre yapacaktık! Başbakanımız da, gelmeyecekti. İşte arkadaşlar, teşkilatımızın gel-di-ği nok-ta bu! Bu durumdan gerekli olan dersi, herkes çıkartsın. İşte, bizim aday olmamızda “çıkış noktamız da” budur. Biz, kimseyi karalamak için aday değiliz. Hamdi kardeşimiz de orada, biz de buradayız. Kimsenin fikrine de, ipotek koyacak halimiz yok. Herkes gidip özgürce, oyunu verecek. Lütfen bunları, değerlendiriniz arkadaşlar. Neredeeen, nereye geldik? Nereden, nereye gidiyoruz?


Beni, ZKÜ Cerrahlarına emanet ediniz
31/08/2009 - 21:00
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Selam dostlar. Sağlık sorunlarım nedeniyle, yaklaşık 2 aydır yazılarıma ara vermek zorunda kaldım. Hamdolsun, şu anda çok iyi durumdayım. Sağlıklı olmak bu sütunlarda sizlerle iletişim halinde olmak gerçekten çok güzel bir duygu. Eeee hani derler ya “İnsanoğlu sahip olduğu değerlerin kıymetini, onu yitirince anlarmış” diye; bu sözü söylemek, benim gibi sağlık sorunlarıyla yapılan mücadeleler esnasında söylenmiş olsa gerek…
Sağlık sorunlarınızla uğraşırken birçok olaya tanık oluyor, o olayın içinde kendinizi buluveriyor ya da diğer hastaların durumları ve/veya tüm olup bitenler hakkında, gelişmeler hakkında bilgi sahibi-gözlemci konumunda oluyorsunuz. Diğer bir anlatımla, olaylar zinciri sizin başınızdan geçiyor veya tanık oluyorsunuz. Hikâye sizin hikâyeniz olduğu gibi, ikinci-üçüncü kişilerin de hikâyesini yansıtabiliyor. Bir olaya tanıklık ediyorsunuz. “Benim başımdan bu tür olaylar geçmez. Ben bu durumlarla karşı karşıya kalmam” diye kutsanan bir düşüncenin muhatabı olduğunuzda, benim de dediğim gibi “Vay Canına” demek durumunda kalabiliyorsunuz!
***
ZKÜ Uygulama ve Araştırma Hastanesi, Gastroentoloji Bölümündeki Dr. Y. Ü’ a tavsiye üzerine gittim. On yıl kadar önce acil olarak ameliyat olduğum Onikiparmak bağırsağımdaki tıkanıklığın açılması için, hem ilaçla tedavi gördüm hem de 5 seans endoskopiye girdim. Balonla yapılan açma-genişletme bir sonuç vermeyince, ameliyat kaçınılmaz oldu.
Tedavimle ilgili raporları almaya gittiğim Dr. Y. Ü. bana 3 seçenek sundu. Dediği aynen şu: “Ameliyat kaçınılmaz. Pilor Stonozu basit bir ameliyat. Türkiyenin her yerinde ameliyat olabilirsin. Sana 3 seçenek sunuyorum.
1-) ZKÜ’de yani burada olabilirsin. İstersen, hemen telefon edeyim randevu alayım, ama 120 lira özel muayene ücreti ödemen gerekiyor.
(Lütfen bu cümleye dikkatlerinizi tekrar-tekrar çekerim. İnsan sağlığını ve onurunu hiç’e sayan, “hastayı bir eşya-bir mal-yolunacak kaz gören anlayışın” yanlış yönlendirmesi neticesinde, görün başına neler gelir? Neden böyle yönlendirildiğimin cevabını, ancak ikinci ameliyatın sonralarında öğrenebildim!)
2-) Bu ameliyatı, Devlet Hastanesinde olabilirsin.
3-) Bu ameliyatı, Atatürk Devlet Hastanesinde de olabilirsin. Dedi.
Bu üç seçenek için düşünürken; aklımdan geçen düşünceler şunlardı: “mademki basit bir ameliyat, her hastanede de olabilirim. O zaman ZKÜ’ye 120 lira muayene ücreti niye vereyim? Benim evim eski SSK, şimdiki adıyla Atatürk Devlet Hastanesi’ne çok yakın olduğuna göre, en iyisi mi ben ameliyatı burada olayım” diye düşünür-düşünmez “Hocam, Atatürk Devlet Hastanesinde tavsiye edebileceğiniz bir cerrah var mı?” dedim.
“F.K. var. Sabahtan akşama kadar ameliyatlara giriyor. Belki şu an izinde olabilir. İzinde ise H. B. ‘na gidersin. Benim gönderdiğimi söylersin” dedi.
Siz benim yerimde olsanız, benim düşünce dizinimi takip eder miydiniz, etmez miydiniz? Dr. Y. Ü.’ın yönlendirmesi doğrultusunda, evime çok yakın olan Atatürk Devlet Hastanesine müracaat ettim. Dr. F. K. İzinliymiş. Ben de cerrah H. B. ‘na muayene oldum. “ZKÜ’den Dr. Y. Ü.’ın yönlendirmesi ve tavsiyesi doğrultusunda geldiğimi” söyledim. Beni iyi karşıladı. “Pazartesi günü gel seni hastaneye yatırayım. Birkaç gün mideni kuvvetlendirelim, film çekelim vs. sonra ameliyat ederiz” dedi.
Ve… Perşembe günü ameliyathaneye sedye ile girerken bana “Sonuçlara göre, denildiği gibi küçük bir ameliyat değil! Midenin onikiparmak bağırsağı tarafı tıkanmadan dolayı uzamış ve pankreasa yapışmış. İlerde mide delinmesinden dolayı tekrar ameliyat olmaman için midenin ucundaki pankreasın yapıştığı bölgeyi ayırdıktan sonra O yapışık ve asitli bölgeyi de alacağım ki 4–5 sene sonra tekrar ameliyat olma. İkinci iş olarak da, onikiparmak bağırsağını alacağım. Daha sonra ince bağırsağı midenin çıkış bölgesine dikeceğim” dedi.
Doktordan daha iyi mi, bileceğiz? Kuzu-kuzu ameliyathaneye gittik. Üç gün sonra gözlerimi açtığımda, yoğun bakımda olduğumu anladım.


Beni, ZKÜ Cerrahlarına emanet ediniz (2)
02/09/2009 - 15:17
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Üç gün sonra yoğun bakımda gözlerimi açtığımda serumlara bağlı olduğumu fark ettim. Koluma-el bileğime, bacaklarıma ve bedenime baktığımda “kendi öz bedenimin üç katı kadar balon gibi şiştiğimi (ödem)” gözlemledim! Bu duruma nasıl gelmiştim? Bir anlam veremedim! Şok ve şaşkınlık içinde karmaşık duygulara yelken açarken “bilincim ile olmasa bile his ve duygularımla harap-bitap ve çok kötü durumda olduğumun” farkındaydım.
Dr. H. B, yanında genç ve temiz yüzlü biriyle içeri girdi. 3 metre kadar ileriden bana bakıp, benim hakkımda kendi aralarında konuşuyorlardı. Daha sonra ZKÜ Hastanesinden Yrd. Doç. Dr. Oktay İrkörükçü olduğunu öğrendiğim ve o anda bende “bir melek-bir kurtarıcı” hissi uyandıran Doktorun yanından ayrılarak, yanıma gelen Dr. H. B: “Seni ZKÜ Hastanesine sevk ediyorum. Orası cihaz ve ekip açısından, anında müdahale açısından daha elverişli bir hastanedir. Gerekirse ikinci bir ameliyat da olabilirsin” dedi. İçinde bulunduğum durumun kötü olduğunu bildiğimden dolayı “Peki” dedim. Ama içimdeki bir his, içimdeki bir ses “ZKÜ’de iyileşeceğimi ve sağlığıma kavuşacağımı sürekli olarak fısıldıyordu”. Acil olarak ZKÜ’ye sevk edildim.

Durum Değerlendirmesi (1)
Her şeyden önce bilinmesi gereken en önemli unsur, eğer bir kurumdaki görevliden “olumsuz anlamda bahsediliyorsa” bu durum o görevliyi bağlar. Dolayısıyla ilgili kurumu ve genelini kapsamaz. Yani bir çuval incirde 1–2 tane çürük var diye, “çuvaldaki tüm incirler çürüktür” diyemeyiz, dememeliyiz.
1-) ZKÜ Hastanesi, Gastroentoloji Bölümündeki Dr. Y. Ü’ nün “Pilor Stonozu basit bir ameliyat” diyerek beni yanlış bilgilendirmesi-yönlendirmesi kendi uzmanlık alanının dışına çıkmak ve hastayı yanlış bilgilendirmektir.
Cerrahların deyimiyle “her iki kişiden birinin organları arasında farklılıklar olabilir. Kişiden kişiye değişen yapısal farklılıklar ve hastalığın gelişen süreçleri ancak ve ancak cerrahi müdahale esnasında anlaşılabilir. Bir genelleme yapmak, yanıltabilir”.
2-) Dr. Y. Ü’nün bana sunmuş olduğu 3 ameliyat seçeneğinden birincisinde “ZKÜ’de yani burada ameliyat olabilirsin. İstersen, hemen telefon edeyim randevu alayım, ama 120 lira özel muayene ücreti ödemen gerekiyor” diyerek, diğer seçeneklerin ücretsiz olduğuna vurgu yaparak beni yanıltmasının gerçek nedeni şudur:
ZKÜ’deki Genel Cerrahi Anabilim Dalında da, endoskopi ve kolonoskopi cihazları mevcut ve tedavi yapılıyor. Anlaşılacağı üzere iki bölüm arasında adı konulmamış gizli bir rekabet ve sürtüşme var! Hastayı “meta” olarak gören ve gizli rekabetten dolayı hastanın sağlığı üzerine “ameliyat masalarında Rus Ruleti oynatan bir anlayışı” şiddetle ve nefretle kınıyorum. Umarım, bu hatadan vazgeçilir. Tedavi gördüğüm bir hastaneden, başka bir hastaneye yönlendirilmem de neyin nesi? Bu nasıl bir meslek anlayışıdır?
3-) Atatürk Devlet Hastanesi cerrahı Dr. H. B.’nin ameliyathaneye girerken bana “Sonuçlara göre, denildiği gibi küçük bir ameliyat değil!” demesi de neyin nesi? Hasta senin mesleğinden ne anlar? Eğer ki daha önce bu tür bir ameliyat yapmadıysan, hastanın hayatıyla niye oynuyorsun? Hastanın hayatıyla kumar mı oynanır?
Beni ZKÜ’ye sevk ederken söylediğin “…Orası cihaz ve ekip açısından, anında müdahale açısından daha elverişli bir hastanedir…” diyeceğine, ameliyat etmeden önce bu bilgileri bana vermen, senin görev ve sorumluluğun değil mi? Bu nasıl bir meslek etiğidir?
4-) Bir ekip ile yapılması gereken bir ameliyatı Dr. H. B.’nin tek başına ve yetersiz bir hastanede yapmasına (!) bir anlam vermekte aklımın sınırları yetersiz kalıyor! Doğrusu bir anlam da, veremiyorum! Yaptığı cerrahi müdahale doğru, ama eksik ve yanlışlıklarla dolu bir ameliyat! Şöyle ki:
Mideye yapışık olan Pankreası başarılı bir şekilde ayırıyor. Midenin yapışık olan uç kısmını ve Onikiparmak bağırsağını alıyor ve ince bağırsağı mideye başarıyla dikiyor.
Ancaaak… Ensülin salgılayan, proteinleri parçalayan Pankreas sıvısını; yağ ve karbonhidratları parçalayan karaciğerin salgısını ve safra salgısını; birbirinden bağımsız ayrı-ayrı kanallar açarak “diren” halk diliyle “hortumlar” ile karın boşluğundan vücut dışına çıkarmıyor! Çünkü neden? Bu ameliyatın nasıl yapılacağını bilmiyor! Bu 3 vücut sıvısını aynı kanaldan bağırsağa bağlayınca, kendi bedenimin 3 katı şeklinde adeta davul gibi şişiyorum! Yani, vücudumun tüm organları zehirleniyor ve ben her bir veya birkaç organımı yitirmek durumuyla karşı karşıya geliyorum! Mantığın ve her şeyin bittiği yer, tam da burası!

Beni, ZKÜ Cerrahlarına emanet ediniz (3)
03/09/2009 - 21:11
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
21 Haziran Pazar günü (Babalar günü) ZKÜ’ye acil olarak sevk edildim ve üç gün önce yapılan ameliyatı tekrar bu kez ZKÜ’de acil olarak olmak durumunda kaldım! “Bilen ile bilmeyenin bir olmadığından dolayı (!)” ikinci ameliyat, tamamen birinci ameliyatın eksikliklerini ve yanlışlıklarını giderme üzerine odaklı başarılı bir ameliyat oldu. Gözlerimi açtığımda ZKÜ Yoğun Bakımdaydım. Sağ kaburga altından sol kaburga altına kadar hilal ay şeklindeki daha önceki ameliyat yeri, “üçüncü bir ameliyat veya her an bir organımı yitirme riski nedeniyle” bu kez açık bırakılmıştı! Göğüs kafesi altındaki bu açık ameliyat yeri, yoğun bakımda bulunduğum altı gün boyunca pratisyen doktorlar tarafından pansuman yapıldı ve her sabah ve akşam viziteye gelindi.

Genel Cerrahi Servisinde de, yoğun bakımda olduğu gibi çok yoğun ve sık olan tedavim devam etti. Bu arada vücut şişkinliğim (ödem) de, idrar yolu ile atıldı. 65-67 kg olan ağırlığım, tam 50 kg’ a kadar düştü. Üç günde 2 büyük ameliyat olmak, her an bir organını yitirme kaygısıyla yaşamak, üçüncü bir ameliyata hazır olmak, hastane mikrobuna bulaşmak vs. gibi riskler ile boğuşmanın neticesinde kilo kaybı kaçınılmazdı.

İki hafta sonrasında; önce sıvı ve perhizli yiyeceklerle başlayan protein ağırlıklı yemek rejimi, bir hafta sonra serbest rejime dönüştü.

Göğüs kafesim altındaki açık ameliyat yeri, 30 gün açık kaldı. İki hafta sonra ameliyathanede lokal anestezi yöntemi ile mide ve pankreastaki dikişler tekrar kontrol edildi. Apseler temizlendi ve karın boşluğumun içi ameliyathanede steril su ve ilaçlarla yıkandı-kurulandı-temizlendi. Bir ayın sonunda, yapılan araştırmalar neticesinde her hangi bir mikrop ve ameliyat riski (uzuv kaybı) olma olasılığının olmamasından dolayı, ameliyathanede göğüs kafesim altındaki açık ameliyat yeri dikildi. Direnlerin (hortumların) alındığının ertesi günü ZKÜ Hastanesinden “sağlıklı bir şekilde” taburcu oldum.

ZKÜ Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ekibinin, başarılı ekip başı Yrd. Doç. Dr. Bülent Hamdi Uçan başkanlığındaki tüm ekibe teşekkür ediyor, nefes aldığım sürece şükran duygularımın artarak devam edeceğini deklare ediyorum.

***

Taburcu olduktan sonra da, pansumanlarıma bir ay kadar devam ettim. İç ve dış dikişlerim alındı ve pansumanım da sona erdi. Şu an sağlığım yerinde ve çok şükür iyiyim.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün o meşhur sözüne atıfta bulunuyor ve “Beni, ZKÜ Cerrahlarına emanet ediniz” diyorum. Malumunuz üzere aynı okuldan mezun olmak, aynı hocadan ders almak, aynı kitapları ve eğitimi almak yetmiyor!

İyi doktor olmak için, edilen yemine sadık kalmak için ve hümanist misyonun gereklerini yerine getirmek için farklı meziyetler gerekiyor! İnsana saygı, hastaya saygı, mesleğe saygı ve bizleri var eden bu topluma şükretmek gerekiyor. Yani… Belirli bir eğitimi alıp, başarının belgesi olarak sahip olunan diploma tek başına yeterli gelmiyor!

Özetle “Doktorcuk” değil, “Doktor” olmak gerekiyor.

Durum Değerlendirmesi (2)

1-) ZKÜ Eczanesinde bulunmadığı gerekçesiyle, “Yeşil Kartlı” hastalara yazılan ilaç reçetelerinde özellikle de yoğun bakımdaki hasta yakınlarından “İlaç Farkı” adı altında bir takım paralar talep ediliyor! Oysaki yeşil kartlı YATAN HASTALARIN 10 milyara kadarki tüm giderlerini, devletin karşıladığı biliniyor. Hastaneler, bünyesinde bulunmayan ilacı hastadan ek ücret talep etmeksizin temin etmek ve hastaya da vermek durumundadır. Söz konusu yasa ve yönetmelikler böyle dediğine göre; SSK’lılarda haber olan “vurgun” haberlerinden sonra bu kez de, aynı senaryo yeşil kartlılar üzerine mi oynanıyor acaba? Bu konunun araştırılıp incelenmesi konusunda, yetkilileri göreve davet etmek mi gerekiyor?



Bu yöndeki bilgilerimi içeren e-maili ZKÜ Hastanesi Başhekimi Mustafa Cömert’e ilettim. Sağ olsun konuya duyarlılık gösterdi. Gönderdiği e-mailde: “…e-mail üzerinden şikâyetleri işleme koymuyoruz. Sizden ricam, bu şikâyetlerinizi yazılı olarak ve derhal kurumumuza iletmenizdir. O taktirde, eğer siz haklı iseniz ilgili doktor arkadaşlara gereken yasal işlem yapılacaktır.
Bizim hastane yönetimi olarak uyguladığımız yöntemler bellidir ve tamamen yasaların emrettiği doğrultudadır. Bu uygulamaları ilgili birimlere de yazılı olarak gönderir ve uyulmasını emrederiz.
Tüm bunlara rağmen şu veya bu şekilde yasal mevzuata uymayan işler yapılıyor ve bundan hastalarımız mağdur oluyor ise bu mağduriyete sebep olanlardan hesabı sorulur. Bu hekim arkadaşlar "sizin durumunuz gibi %90 ölümcül bir durumdan hastasını kurtaracak olağan üstü şeyler yapmış olsa dahi" eğer mağduriyete sebep olacak icraatlarda bulunmuş iseler, gereği yapılır.
Bir önemli dip not: Mevzuat gereği yeşil kartlılara uygulanması prosedürde hastane yeşil kartlıya ihtiyaç duyulan ilaç ve malzemeyi kendisi temin etmek durumundadır, ancak söz konusu ilaç ve malzeme acil ve vazgeçilmez ise kurum yine kendisi temin için ihale eder, ihalede alamaz ise yani teklif gelmez ise ve ilaç hayati ise dışarıya reçete edebilir ve dışarıdan alınan bu malzemeyi de hastane değil sağlık müdürlüğü ödemek durumundadır. Daha önce bu durumda olan hastalarımız oldu ve müdürlük bu hastaların harcamalarını karşıladı. Bizler bu uygulamayı yaparken de mutlaka sağlık müdürlüğüne danışarak yapıyoruz” diyor.

Yapmış olduğum araştırmada İl Sağlık müdürlüğü, Yeşil Kart Bürosuna; Yeşil Kart Bürosu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına; SYDV da, hastane yönetimine başvurulması gerektiğini söylemişti. Yetkili memur, “döner sermaye gelirlerinde artış olması için böyle bir yönteme başvurulduğu…” yönünde ilginç ve önemli bir ayrıntıyı da benimle paylaşmıştı! Sonuç olarak İl Sağlık müdürlüğü, Yeşil Kart Bürosuna; Yeşil Kart Bürosu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına; SYDV da, ilgili hastaneye başvuru yapılmasını söylüyor! Vatandaş mağdur ve kafası karışık! Hak arasa bir türlü, hak aramasa iki türlü mağdur! Sanki “kurumlar arasında yakar top” oynanıyor! Hiç bir kurum ve yetkili vatandaşı gerektiği gibi aydınlatmıyor, mağduriyetini gidermiyor! Tabii bu arada kurumlar “Yakar top” oynarken, olan vatandaşa oluyor! Vatandaş küsüyor, hak aramaktan vazgeçiyor.

2-) Hastane Eczanesinde bulunmayan bu ilaçlar, ZKÜ Hastanesi yakınında bulunan “tek eczane” aracılığıyla alınıyor! O civarda tek bir eczane olması (!), rekabet ile çelişmiyor mu?

3-) Taburcu olduktan sonra pansuman ihtiyacımı karşılamak için Atatürk Devlet Hastanesinde pansuman oldum. Orada beyaz yapışkan bandajın olmadığına tanık oldum!

Meslek ve Göğüs Hastalıkları Hastanesi ile Merkezdeki Sağlık Ocaklarında Pansuman Odalarının ve pansumancılarının olduğunu, amaaa pansuman malzemelerinin olmadığını söylediler! “Garibime gitmedi” desem, yalan olur! Yoksa devlet, hastalarını Pansuman yapmayacak, pansuman işini de mi özelleştirecek?

Devlet hastanesinde yeterli araç-gereç ve malzemeli pansuman odası ile yetişmiş profesyonel pansumancıların olduğunu söylersek, doğruları söylemiş oluruz. Ne de olsa, yıllara dayalı bir sağlık geleneği var. Tek fark bu mu acaba?

4-) Hastane gözlemlerime göre: “Hastanede yatan 4 hastadan biri kanserden yatıyor! Ve… Hastaların yüzde 85’i kırsal kesimden; yani Zonguldak, Bartın ve Karabük’ün hatta Bolu ve Düzce’nin kırsalında yaşamlarını sürdüren köylü vatandaşlarımızdan!” Bu önemli tespitin araştırılması ve incelenmesi gerekiyor. Yöremizde son yıllardaki kanser olaylarının artmasını “Çernobil” olayına bağlayan haberler yapılmış olsa da, benim öngörüme göre “kırsal kesimde yapılan bağ-bahçe ve seracılık işlerinde, daha kısa sürede daha çok ürün almak amacıyla aşırı olarak kullanılan tarımsal ilaç ve suni gübrelerin gereğinden fazla ve bilinçsiz kullanımı” söz konusudur. Sağlık kurumlarımızca araştırılması ve incelenmesi gereken çok önemli bir sorunla karşı karşıya bulunmaktayız.

***

ZKÜ Hastanesini hem övmek, hem de yermek neyin nesi? diye, düşünenlere cevabım şu: Her şeyde “objektif” olmak gerekir. Doğruları da, Yanlışları da ifade etmek gerekir ki, böyle davranmadığımız sürece kendimizi, ama sadece kendimizi kandırırız!

Diğer bir anlatımla “kafamızı kuma gömeriz”...



4. Yasama Yılı’nın süreçleri
05/10/2009 - 21:22
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

TBMM'nin 23. Dönem 4. Yasama Yılı, geçen hafta (1 Ekim 2009 Perşembe günü) Cumhur Başkanı Abdullah Gül’ün açılış konuşması ile başladı. Bilindiği gibi 4. Yasama Yılının sonunda, diğer bir deyişle 2011’in 22 Temmuz’unda genel seçimler yapılacak.
Hatırlanacağı üzere 2007 Temmuz ayında yapılan seçimlerde yaz ayı nedeniyle tatilcilerin çok olması, bağ-bahçe-tarla işlerinin yoğun olması vs. gibi nedenler seçimlere katılımın az olmasına neden olmuştu. Yazın yapılan seçimlerin zorluğundan ve katılımın az olmasından olsa gerek, “kurultaylar ayında” TBMM’nin açılışından sonra siyaset sahnesi hareketlenmeye başladı. Ve… Fısıltı gazetelerinde “erken genel seçim” dillendirilmeye başlandı. Gerekçe olarak da, Temmuz ayındaki seçimin zorlukları ileri sürülüyor. Bu gerekçelerin haklılık payının bir hayli yüksek olduğu kanaatindeyim. Erken Genel Seçimlerin yakın gelecekte gündeme geleceği “şimdilik kulislerde konuşulsa da”, gündemin ana konusu olacağını düşünüyorum. Bunun işaretlerini “gözlemci göz ile bakıldığında” genel ve yerel siyasette görebiliyoruz. Şöyle ki: Seçim sürecini yönetecek kadrolar, kurultaylarda belirleniyor. Kabinede revizyona gidiliyor. Demokratik açılım, Ermeni açılımı, Azınlık hakları bir bir gündeme geliyor…

***
Yerel siyasete baktığımızda bir hareketlilik, bir “sıra kapmaca yarışı” bütün hızıyla devam ediyor. “Kulislerden sızan bilgilere göre” AK Partide Mv. Sırlamasının tamamının değişeceği ve “sıralamanın tamamının yeni isimlerden oluşacağı” öyle gizliden gizliye değil, “yüksek sesle” dillendiriliyor. Henüz erken (!) diyebilirsiniz, ama ateş olmayan yerden duman da çıkmaz…
Yakın geçmişte CHP’li Posbıyık bir konuştu, ama “Pir” konuştu… Daha doğrusu CHP içindeki olası Mv. liste yarışının belirlenmesinde “ben de varım” demek istedi. Bir anlamda hem Mv. Koçal’a hem de parti örgütüne “restini” de çekti! Bu durumda CHP Mv Sıralaması nasıl olur?
Yılların siyasetçisi Posbıyık’ı pas geçemezsiniz, bu bir. Ali İhsan Köktürk Genel Merkez yönetiminde olduğundan pas geçemezsiniz, bu iki. “Son Belediye Başkanlık Dönemim” diyen Zonguldak Belediye Başkanı İsmail Eşref var ki, bu da üç. Bir de Sarıgül’ün “Değişim Hareketi” nin partileşeceği kamuoyuna deklare edildi ki, bu da dört… Kuşku yok ki Partileşmiş bir Değişim Hareketi, CHP’nin oylarını hem ülke genelinde hem de Zonguldak’da bölecektir. Bu durumda CHP’nin Zonguldak listesindeki sıralama yarışı önümüzdeki süreçte daha da önem kazanıyor.
Posbıyık, almış olduğu oylar ile siyasi kariyerini ve potansiyelini kanıtlamış durumda. Belediye Başkanlığında onu sürekli destekleyen bir ekip ve geniş bir halk kitlesinin olduğu biliniyor. Milletvekilliğine aday olduğu 2007 seçimlerinde de, Doğru Yol’un oylarını Zonguldak’da yükselttiğini kimse inkâr edemez.

***
4. Yasama Yılı, genel ve yerel siyasette birçok olayların birbirini dolaylı veya dolaysız tetikleyeceği süreçleri “iç dinamiğinde” barındırmaktadır. Yapılan kamuoyu araştırmalarında, her şeye rağmen AK Parti’nin iktidar olacağı sonucu ortaya çıkıyor. Üstelik küresel kriz ortalıkta cirit atarken, daha fazla yıpranmamak adına neden erken genel seçime gidilmesin?


2009 AB İlerleme Raporu
20/10/2009 - 17:55
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

AB Komisyonu İlerleme Raporları, adaylık müzakereleri devam etmekte olan ülkelerin son bir yılda üyelik yönünde ilerlemesinin karnesi gibidir. Türkiye’nin 2009 yılı ilerleme raporu genel hatlarıyla olumlu, fakat bazı temel konulurda önemli uyarılar içermektedir.
Raporda “siyasal değerlendirme, tam üyelik koşulu ve temenni” niteliği taşıyan farklı bölümleri, birbirine karıştırmamak gerekir. Bu noktada önemli olan “somut koşul” olarak vurgulanan hususlardır. Bunlar da özetle Türk insanı için daha özgür bir ülke, daha güvenilir bir yargı sistemi, daha iyi sosyal haklar, daha temiz hava ve su, daha güçlü kadın hakları, daha çok teknoloji, eğitim, kamu sağlığı, bölgesel kalkınma alanlarda yapılması gerekenlerdir. Hedef “Türkiye’nin Avrupa standartlarında bir demokrasi ve dünyada rekabet gücü daha yüksek bir ekonomi olarak AB üyeliğine hazır hale gelmesi”dir. Rapor bu çerçevede Türk hükümetinin AB reformlarını tekrar başlatmasını ve dış politikadaki açılımlarını takdir ederken, yargının tarafsızlığı, vergi politikalarının siyasallaşması, kadın hakları, sendikal haklar, internete getirilen kısıtlamalar ve çevre mevzuatı gibi bir alanlarda mevcut sorunların aşılması gereğine dikkat çekiyor. Bu noktada önemli olan, Türkiye’nin AB üyeliğine hazır hale gelmek için önünde sorunlar olması değil, “bu sorunların somut çözümlerinin olması”dır. Dolayısıyla, Türkiye’nin önünde AB üyeliğine uzanabileceği “somut bir yol haritası” vardır. Bu raporla da, bir kere daha önümüzdeki beş yıl içinde Türkiye’nin hangi koşullarda AB üyesi olabileceği, belli olmuştur. Bazıları hukuksal nitelikte, bazıları ise siyasal ve sosyo-ekonomik boyutta olan bu koşullar, aşağıdaki gibidir:

1. Kopenhag siyasal kıstaslarına uyum:
Demokrasi, hukuk devleti, laiklik, insan hakları, düşünce özgürlüğü, bağımsız yargı ve özgür medya.

2. AB mevzuatına uyum, müzakerelerin tamamlanması:
Avrupa standartlarında bir ekonomik düzen, sosyal haklar, çevre, tüketici hakları, ulaştırma politikaları.

3. Eğitim, kadın hakları, bilgi toplumu, yeni teknolojiler, temiz enerji devrimi, vatandaşa hizmet odaklı devlet anlayışı ve uluslararası iletişim gibi alanlarda yükselen bir ülke.

4. Dinsel ve etnik dogmalardan arınmış çağdaş bir merkez sağ ile çağdaş ve Avrupalı bir merkez sola açılan siyasal partiler yelpazesi ve demokrasi kültürü.

Özetlemek gerekirse, önümüzdeki yıllarda geçtiğimiz yirmi yıla göre çok daha iyi yönetilecek bir Türkiye’nin “yol haritasını” görmekteyiz.
***
2009 AB İlerleme Raporu’nu incelediğimizde, dikkat çeken başlıkları şöyle sıralayabiliriz:

1- 2009 yılı İlerleme Raporu’nda Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerinin devam ettiği,

2- Toplam 33 müzakere başlığından 1 tanesine ilişkin tarama raporunun AB Bakanlar Konseyi’ne iletilmeyi beklediği;

3- Hâlihazırda 9 tarama raporunun Bakanlar Konseyi’nde tartışılmakta olduğu,

4 -Toplam 11 başlığın müzakerelere açıldığı, 1 adet başlığın da geçici olarak kapatıldığı;

5- Sivil toplumu kuruluşlarının idari kapasitelerinin geliştirilmesi, sosyal diyalog, kültür, sosyal kapsama, çocuklar ve bölgesel konularla ilgili projelere mali kaynak aktarıldığı;

6- Katılım Öncesi Mali Yardım (IPA) kapsamında 2009 yılında Türkiye’ye toplam 567 milyon €’luk IPA kriz önlemi mali paketi çerçevesinde ve çok taraflı programlar kanalıyla Türkiye’ye 52,5 milyon €’luk kaynak aktarıldığı;.

7- Özellikle enerji verimliliği yatırımları, yenilenebilir enerji ve AB’nin KOBİ’lere yönelik düzenlemelerinin Türkiye’ye uyarlanması çalışmalarına kaynak aktarıldığı;

8- Çok Yıllı Planlama Belgesi 2009-2011’in AB Komisyonu tarafından 29 Temmuz 2009’da kabul edildiği hatırlatılıyor ve mali desteğin, yargı reformu gibi AB müktesebatının öncelikli olarak uyarlanması gereken bölümlerini konu alan öncelikli alanlara yoğunlaştığına, dikkat çekiliyor.


Gonca ile Zonguldak sohbetleri
03/11/2009 - 23:05
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Bir önceki Zonguldak Belediye Başkanı Secaattin Gonca ile Pazartesi günü Sümerbank Sokağında karşılaştık. Ayaküstü sohbet yaptık, şakalaştık. Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC’ de) Yönetim Kurulu Üyeliğimin devam edip-etmediğini sordu. Devam ettiğini öğrenince “Çayını içmeye geleceğim, ne zaman müsait olursun?” dedi. Hafta içi saat 13:000-14:00 arası her gün müsait olduğumu, zira o saatlerde yemek çıktığını, birlikte öğle yemeği yiyebileceğimizi söylediğimde “Yok Ali, çayınızı içmeye, sohbet etmeye geleceğim. Yarın müsait olur musun?” dedi.”Evet” diyerek, dün için sözleştik.
Gonca ile Belediye Başkanlığına Aday olmadan önce tanışırız. O dönem kendisini bu sütunlardan desteklediğim ve aday olduktan sonra da, ilk röportajı bana verdiği Yeni Adım Gazetesi’nin arşivlerinde kayıtlıdır.
***
Başkan Gonca, ZGC’ ye saat 12: 20 civarlarında geldi ve saat 14:00’de gitti. Sıcak ve hoş sohbete öyle dalmışız ki, yemek yemeyi dahi unutmuşuz! Hoş ve sıcak bir sohbet havasında gerçekleşen bu ziyarette Gonca, başkanlık dönemine ve güncel konulara yönelik olarak sormuş olduğumuz sorulara cevaben geniş açıklamada bulundu.
Samimi bir sohbet havasında geçen ziyarette Gonca “ZGC binası olarak Zonguldak’a yakışır bir eser kazandırılmışsa, bizim de bunda payımız olduğu için gururluyuz, sevinçliyiz ve mutluyuz… Göreve geldiğimde Belediyede 1056 personel, görevi devrettiğimde ise 510 civarında personel vardı. Bizim dönemimizde yaklaşık 500 personelimizin kıdem tazminatlarını ödeyerek emekli ettik. Söz verdiğim gibi, çalışanımızın maaşını zamanında ve eksiksiz olarak ödedik… Zonguldak’ta ilk defa yapılan Şehir İmar Planını bitirdik. İmar Islah çalışmalarına başladık. Yedi pilot bölgeden birinin tapularını dağıttık… Çöp döküm alanı projesini biz yaptık ve gerçekleştirdik… Soğuksu pazaryerindeki Viyadüklü Yolu ve Pazaryeri Otoparkını yaptık… Doğanlı Barajı ile Ulutan Barajını birleştiren 2,5 km’lik tüneli bitirdik. Yakın dönemde hizmete girecek… İstanbul Parkı ve her mahalleye bir park yaptık. Kentin yağmur suyu akarlarını, Amelebirliği hastanesi yolundaki hariç ıslah ederek, drenaj sorununu çözdük…Vilayet binası karşısındaki dere üzerindeki köprülü yolun çalışmasını başlattık. Şu anda bitti, ama henüz trafik düzenlemesi yapılmadı! Eski Belediye Duraklarının olduğu yol gidiş-dönüşlü trafiğe açılamadı…” diyerek, bir anlamda “serzenişte” bulundu.
Önümüzdeki dönem AK Partinin Zonguldak’ta yeni isimlerden oluşan Milletvekili Adayları ile halkın karşısına çıkacağı ve bu adaylar arasında kendisinin de adının seçtiğini söylediğimde; Belediye Başkanlarının ve Millet Vekillerinin iki dönem görev yapmaları gerektiğine vurgu yapan Gonca: “Ben, kentin altyapısına ve çalışanıma önem verdim. Seçilmiş olsaydım Ankara’da yatar-kalkar, ne yapar-eder hizmetlerin devamı için borç para bulur; Zonguldak’a hizmet yarışına, kaldığım yerden kesintisiz olarak devam ederdim” dedi. Umarım ve dilerim ki, Zonguldak halkı bu mesajın içeriğinin anlamını anlamıştır. Özeleştirisini ve değerlendirmesini yapıyordur…
Zonguldak kamuoyunda yaygın olarak TTK Genel Müdürlüğü için adının geçmesi nedeniyle görüş ve düşüncelerinin sorulması üzerine Gonca: “Bu yöndeki olaylar, benim dışımda gelişen olaylardır. Kamuda görev yaptığım 28 yıllık dönemde birikim ve deneyimlerim, tecrübelerim vardır. Yeterliliğim vardır. TTK Genel Müdürünün Zonguldaklı olması, tabii ki çok önemlidir. Keşke, Rıfat Dağdelen’in görev süresi uzatılmış olsaydı. Bize bir görev düşerse, biz her türlü göreve hazırız” dedi.
***
Secaattin Gonca, Zonguldak’ın yaratmış olduğu bir değerdir. Zonguldak Belediyesi, KEDAŞ, BEDAŞ ve Belediye Başkanlığı dönemlerinde, Zonguldak’a hizmet etmek yarışında bulunanlardandır. Biz Zonguldaklı olarak birbirimizin kaşını-gözünü oymak, verdiğimiz sözün arkasında dik durmamak yerine; BİZ olmayı öğrenip bir kenetlenebilseydik, bu gün sorunların çoğunu çözmüş olurduk.
Zonguldak küçük bir kent. Herkes birbirini tanır. “Günü kurtarmak”, Zonguldak’ta beş para etmez, geçmez!
Genel siyasette olduğu gibi, Zonguldak siyasetinde de “yaptıklarınız ve/veya yapmadıklarınız” mutlaka, ama mutlaka karşınıza çıkar. Bu nedenle, Secaattin Gonca’nın TTK Genel Müdürü olması görüşünü ileri sürenlere TAM DESTEK veriyorum.
Keşke bu görüş dallansa, budaklansa, kök salsa…
Keşke Gonca, TTK Genel Müdürü olsa…
Bu beklentiler, temenniler umut değil, gerçek olsa…
İşte o zaman Zonguldak ne kazanır, ne kaybeder?
Çözüm, sorunun içinde!.Ama bakana değil, görmesini bilene!

GDO’lar mı, GDP’ler mi daha tehlikeli?
09/11/2009 - 19:13
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Kamuoyu, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) insan ve hayvan sağlığına zararlarını hararetli bir şekilde tartışmaktadır. Oysaki dünyada 125 milyon hektar alanda, 12 milyon çiftçi GDO'lu tarım yapıyor. Yaygın olarak GDO uygulaması yapılan pamuk, mısır, soya ve kolzada sonuçlar olumsuz. Dünyada üretilen soyanın yüzde 64'ü, Pamuğun yüzde 43'ü, Mısırın yüzde 24'ü, Yağlık kolzanın yüzde 20'si GDO'ludur.

25 ülke GDO'lu tarıma izin veriyor. Bunların başında ABD, Kanada, Arjantin, Avustralya, Hindistan ve Çin geliyor. Onlarca üründe GDO'lu üretim denemesi var ancak 4 üründe (pamuk, soya, kanola ve mısır) üretim geniş ölçüde ticarileşmiş durumda. 2008 rakamlarına göre GDO'lu ürün pazarı 33 milyar doları buluyor.

AB topraklarının yüzde 1‘inden az olan bölümünde, GDO‘lu mısır ekimine izin veriliyor. Avusturya, Macaristan, Yunanistan, Almanya ve Fransa’nın yasaklama kararlarıyla GDO‘lu ekim alanı 165 bin hektardan 105 bin hektara daraldı. En geniş GDO'lu tarım (AB toplamının yüzde 80'i) İspanya'da.

İçeriğinde binde 9'dan fazla GDO'lu katkı olan ürün “etiketle” satılıyor.

Konunun uzmanları; insanlarda alerjilere yol açtığı, hayvan deneylerinin çok olumsuz olduğu ve tehlikenin sadece insana değil, çevreye ve geleceğe de yönelik olduğu söylemektedirler. Öte yandan “Bir felakete yol açabilir” diyerek, dikkatli olunmasını istiyorlar.

Araştırma sonuçlarına göre; İskoçya Rowett Enstitüsü’nde GDO’lu patatesle beslenen farelerin tümünün iç organlarında küçülme, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma görüldü. Rusya Bilim Akademisi’nde farelerin yavrularının yüzde 55,6’sı doğumdan üç hafta içinde öldü. Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın finansmanı ile Viyana Üniversitesinin geçen yıl yaptığı bir çalışmada ise GD gıdalarla beslenen farelerin 34 nesil sonra büyük ölçüde üreme yeteneklerini kaybettikleri belirlendi. Bu nedenle GDO’lar, Biyoçeşitliliğe tehdit oluşturmaktadırlar.

İngiltere’de 2007 yılında GDO kolzadan yabani akrabası olan yabani hardala gen geçişi ispatlanmış olup, GDO’nun zaman içerisinde “yerli gen kaynaklarını ortadan kaldıracağı” tehlikesine dikkatleri çekmek isteyen uzman görüşleri, yabana atılmamalıdır.
***

CHP Gurup Başkanvekili Kemal Anadol, geçtiğimiz hafta CHP grubunun GDO'lar konusunda oluşturduğu komisyonda yer alan milletvekilleriyle birlikte düzenlediği basın toplantısında, GDO konusunun sadece yiyecek içecek ve halk sağlığı ile ilgili bir konu olmadığını söyledi. Kemal Anadol, ''Türkiye'de Genetiği değiştirilen sadece organizmalar değil. Maalesef GDP'ler de var. Yani Genetiği Değiştirilmiş Politikacılar'' dedi!

İzmir milletvekili Kemal Anadol, Zonguldak’ın (Karabük/Safranbolu) yetiştirmiş olduğu yılların deneyimli politikacısıdır. Türk siyasetinde politikacıların genetiklerinin değiştirilip değiştirilmediğini çok iyi bilen bir siyasetçidir. Özeleştirisini yaptığını/yapmadığını bilemem, ama Anadol GDP’lerden söz ediyorsa bu önemlidir. Çünkü yıllardır siyasetin içinde olması nedeniyle “Türk Politikacısının, ‘Genetiğinin Değiştirilmemesi için’ ne yapmıştır?” sorusunun da muhatabıdır…

***

Çok partili hayata geçtiğimiz 1946’dan beri bu güzelim ülkede, her 10-15 yılda bir demokrasi rafa kaldırılıyor ise…

Siyasi Partiler Kanunu’nu ve Seçim Kanunu’nu değiştireceğiz vaadi ile iktidara gelip de, bir türlü değiştiren olmuyor, verilen sözler unutuluyor ise…

Bu ülkede Politika yapmak, politikacı olmak; Parti Genel Başkanlarının oluruna bırakılıyor ise…

Geniş halk kitlelerinin politikaya atılmasını engellemek için “siyaset” paralı hale getiriliyor ve liyakat-bilgi-beceri-deneyim yerine, siyasette “parayı veren düdüğü çalıyor” ise…

Halkın çıkarı-Kamu yararı göz ardı ediliyor, öte yandan bireysel ve partisel çıkarlar korunup kollanıyor ise…

“Küçük olsun, ama benim olsun” anlayışı, ortama hâkim oluyor ise…

Bir şekilde siyasette köşe tutanlar, siyaset sayesinde makam sahibi olanlar “koltuklarına yapışırcasına” sarılıyor(!), gerekli değişim ve dönüşüm sağlanamıyor ise…

Daha çok yalan söylenin politikacı olduğu günümüzde; seçimden önce söz verip de, seçimi kazandıktan sonra “üç maymunu oynayanlar” Belediye Başkanı, Milletvekili, parti yöneticisi vs. oluyor ise…

“Temiz toplum, temiz siyaset” edebiyatı yaparak mangalda kül bırakmayanlar, “sözden eyleme geçişte kıvırtıyorlar ve sözlerini yutuyorlar” ise…



(…) Tüm bu ve benzeri olup bitenlere karşılık, “en az güvenilir kurumların başında” Politika ve Politikacı ve özellikle “Yerel Politikacı” geliyor ise, düşünmenin zamanı çoktan gelmiş de geçmiştir! Çünkü “Politikanın ve Politikacının genetiği değişmiş” demektir.



Günümüzde GDP'ler vardır, ama Genetiği Değişmiş Seçmenler ;(GDS’ler) de vardır!

GDS’ler neden vardır? Çünkü GDP’lerin olduğu yerde, doğal olarak GDS’ler de olur. Ortam ve şartlar bu oluşumu zorunlu kılar, uygun iklimi yaratır.

Üzerinde durulması gereken ve önlem alınması gereken temel konu “bu geri giden olumsuz sarmalın, nasıl olumlu sarmal haline dönüştürüleceği” sorusuna odaklanmak ve somut çözüm önerilerinin yaşama geçirilmesini özendirmek gerekir.

Eğer bu tehlike göz ardı edilir ise “GDO’lardaki geleceğe yönelik tehlikeler” orta ve uzun vadede “GDP ve GDS’lerde” de, karşımıza çıkacak demektir. Uç ürün olarak da, toplumumuzun genetiği külliyen değişmiş olacaktır. Bu tehlikeye, şimdiden hazırlıklı olmak durumundayız. Yarın çok geç olabilir!

Oylar, İpsiz Recep’e
22/11/2009 - 17:52
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ


İpsiz Recep, kurtuluş savaşımızdaki milli kahramanlarımızdan sadece biridir. Onun gibi nice isimsiz kahramanların onurlu mücadeleleriyle bu vatan esaretten kurtuldu. Onların dik duruşlarıyla, “Adam gibi Adam” oluşlarıyla bu vatan topraklarında yaşıyoruz. Minnettarız.

Karadeniz’in tamamında milli mücadeleye katkıda bulunan İpsiz Recep, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde, İzmit’te Yunan kuvvetlerinin İnönü hattındaki kuvvetlere katılmasını önledi. Yüzbaşılığa kadar yükselen İpsiz Recep, Cumhuriyetin ilanından sonra hem maaşa hem de İstiklal Madalyasına hak kazandı. Milli mücadele sonrası tekrar toprağına dönen İpsiz Recep, sanki hayatında hiç bunları yaşamamış gibi kaldığı yerden çiftçiliğe devam etti.

Ve… bir gün Ankara’dan onu ziyarete gelenleri dinledi. Dinledi ve güldü. Vatanın ve milletin geleceği için yedi düvelin ipinde asılmayı göze alan; düşmanla ve onların yerli işbirlikçileriyle savaşan İpsiz Recep, ziyaretçilerine: “Biz, işimizi tamamladık efendiler. Savaşta dik duran başımızı, siyasette eğmeyiz. Tilkinin ‘pazarda’ işi yoktur. Gazi Paşa Hazretlerine hürmetlerimi arz ederim” der ve bu nazik teklifi reddeder.

***

İpsiz Recep ve arkadaşları, adam gibi adamdılar. Ulusumuzun varoluş mücadelesindeki katkıları ve kahramanlıkları, sonsuza kadar yaşayacaktır. Nice İpsiz Recepler sayesinde Ulusal Egemenliğimize kavuştuk. Ne yazıktır ki günümüzde “egemenliğimiz” tartışılır hale gelmiştir! Siz bakmayın TBMM duvarında “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinin yazılı oluşuna… Söze değil, uygulamaya bakmak gerek. Türkiye olarak, iç hukuk süreçleri bittikten sonra, AB hukukuna tabii oluyorsunuz. Diğer bir anlatımla, ülkemizde verilen bir mahkeme kararını AB bozabiliyor. AB kararlarının üzerinde bir karar alma şansınız da yok! Çünkü anlaşmaların altına Türkiye olarak imza atmışsınız. AB Kararlarının yaptırımlarını yerine getirmek durumundasınız. Bu bağlamda Türkiye, AB İnsan Hakları Mahkemesinin ve diğer mahkeme kararları doğrultusunda trilyonlarca lira tazminat ödemeye mahküm edilmiştir. Haaa… bu iyidir-kötüdür demiyorum. O konu tartışılır, ama egemenliğin devredilmiş midir, devredilmemiş midir (?) yanıtlamamız gereken soru budur.

***

“Biz, işimizi tamamladık efendiler. Savaşta dik duran başımızı, siyasette eğmeyiz. Tilkinin ‘pazarda’ işi yoktur. Gazi Paşa Hazretlerine hürmetlerimi arz ederim” diyen İpsiz Recep gibilerin çoğunlukta olduğu bir siyasal dünyamız olsaydı; bu gün sorun olan bir çok sorunumuz, doğal akışı içinde kendiliğinden çözüme kavuşmaz mıydı? Bu gün, İpsiz Recep gibilerini neden siyasette göremiyoruz? Siyaset de, ülkemizin ve insanımızın refahı, mutluluğu ve geleceği için bir mücadele yöntemi değil mi?

Bu çağda yürürlükte olan siyasi partiler yasası ve seçim kanunu da neyin nesi? “Değiştireceğiz” diyerek iktidara gelenlerin hepsi, verdikleri sözü niye yuttular? Hani nerede demokrasi, insan hakları, seçme ve seçilme özgürlüğü? Çağdışı bu yasalarla Türkiye yönetilmez, yönetilemez. Tabii ki verilen oyların bir çoğu çöpe giderken, seçilen vekiller de milletin değil, genel başkanların vekili olur. Çünkü siyasi partiler kanunu “Genel Başkan Cuntası” yaratıyor. Genel Başkanlar da “aynaya baktıklarında” vatandaşı değil, kendini görüyor. “Evet Efendimciler” de, yalakalıklarının karşılığında-“kral çıplak” demeyişlerinin karşılığını fazlasıyla alıyorlar…

Sizi bilmem, ama önümüzdeki Genel Seçimlerde “aday olduğu taktirde” benim oyum “İpsiz Recep”indir. Neden mi? İçimizden biri olan İpsiz Recep, “dik duran başını” eğdirmez. “Adam olana laf bir kere denir” demişse eğer, sözünün arkasında dik durur ve gereğini mutlaka yapar. Adam gibi adamdır, İpsiz Recep. “Tilki pazarında ipini allayıp pullamaz”, ipini pazara çıkarmaz. Eğer bir kere söz vermişse, “sözü onun namusu, şerefi” olmuştur. Onun sözüne güvenilir. Onunla yola değil, ölüme bile gidilir…

Zonguldak’ın İpsiz Recep’i kim?


Biz yazıyoruz, ama…
30/11/2009 - 19:25
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Kamu adına “kamu görevi yapan biz gazeteciler” kamu yetkilileri ile halk arasındaki iletişim kanallarının sürekli açık olmasına özen gösteriyoruz. Halkın bilmesi gerekenleri öğrenmesi için, “şikayetlerinin elçisi” olmak için “elçiye zeval olmaz” diyerek, onlar adına yetkililere soruyor ve yazıyoruz. Biz yazıyoruz, ama yetkililerin yanlış algılamaları neticesinde “günah keçisi” oluveriyoruz! Oysaki bizler kamu adına sormak, soruşturmak, araştırmak, bilmek, bilgilendirmek görev ve sorumluluğumuzdan vazgeçemeyiz. Vazgeçtiğimiz an, “kalemimiz” tartışılır hale gelir ki, bu da haklı bir gerekçedir.
***
Bayramlar, Türk Ulusu için birliğin, kardeşliğin, hoşgörünün… doruklara ulaştığı; dargınların barıştığı, küçüklerin büyüklerini saydığı, büyüklerin “davranışlarıyla” küçüklere örnek olduğu, bizi biz yapan geleneklerimizdendir.
Kurban bayramının birinci günü Camlı Köşk’te Zonguldak Valiliğinin bayramlaşma töreni vardı. Zonguldak protokolü hazır kıta gelmiş, bekliyor. Herkes tamam, milletvekillerinden sadece biri eksik. Tören de, malum vekil henüz teşrif etmediği için başlamıyor! Homurdanmalar, serzenişler de haklı olarak ayyuka çıkıyor. O bildik hayıflanmalar, eleştiriler… almış başını gidiyor.
Bu türden “söylemsel şikayetlere” alışık olduğumuz için pek umursamıyor, “heee, he” diyerek geçiştiriyoruz. Biliyor ve sürekli tanık oluyoruz ki, yılların vekili “ağabey vekil” geldiğinde herkes, onun huzurunda el-pençe sıraya girecek ve biat edecekler. Onun elini sıkmak için, iki laf söyleşmek için fırsat yaratmanın hesabını yaparak fırsat kollayacaklar.
Bu durum Zonguldak’ta öylesine benimsenmiş ki, adeta gelenek haline gelmiş! Onun arkasından hem şikayet edeceksin, hem de yüz yüze gelince biat edeceksin! Bunu bilen “ağabey vekil” de, partili-partisiz herkesin şikayet ettiği, kendine özgü bir “davranış biçimi, tokalaşma biçimi” geliştirmiş. Şöyle ki:
Dik duruşuyla, kafasını arkaya ve yana çevirir. Tokalaşacağı kişinin yüzüne bakmadan, kolu bedenine yapışık bir biçimdedir ve size doğru elini uzatmaz, sadece sağ avucunu açar! Siz, onun bu davranışı karşısında, tokalaşmak için “elinizi uzatmak ve dolayısıyla eğilmek” zorunda kalırsınız! Bu durumu dışarıdan gözleyen kişi için siz, onun huzurunda ona “biat” etmiş pozisyonunda olursunuz.
Hem şikayet edilen, ama vazgeçilmeyen, biat edilen bir durumdur söz konusu olan.
Bu tokalaşma davranışının arkasındaki “psikolojik mesajı” partili-partisiz herkes alır, şikayet eder, ama şikayet etmesine rağmen “tokalaşmamayı” denemezler, dile getirmezler! Karşı davranışta bulunmazlar. Tepkilerini yüzüne söylemezler! Bu durum her iki taraf için de bilinir, ama tavır değişikliğine gidilmez! Nedeni ise tarafların “böyyük beklentileri”dir! (Bizim yüzümüze karşı “gazeteci değil misin kardeşim, niye doğruları yazmıyorsun (?) diyorsunuz, ama ya bizim -böyyük beklentilerimiz (!)- ne olacak? acaba)
***
Bayramlaşma törenlerinin gecikmesinden sıkılan birkaç kişiyle birlikte Camlı Köşk’ün dışında yol kenarında sohbet ediyoruz. Trafik polisinin düdüğü ile dikkatlerimiz yoğunlaşıyor. Bir anda yolun geliş-gidiş yönleri kesiliyor! Vilayet binası tarafından gelen bir araç trafik kurallarına uygun olmayan bir şekilde geliş yönündeki kaldırıma ters yönde yanaşıyor! Tam da bu esnada yoğun olan trafikte sürücüler, haklı olarak kornalarına abartılı bir şekilde basıyorlar. Bu uygulamayı kornalarıyla protesto ediyorlar. Ve… “ağabey vekil” sanki hiç bir şey olmamış, sanki bu durum çok doğalmış gibi aracından iniyor ve mağrur bir eda ile yürürken, önünü kesenler ile “tokalaşma tarzı ile” tokalaşıyor!
Tam da bu esnada bir kenarda birlikte sohbet etmekte olduğumuz topluluktan homurdanmalar yükseliyor.
Tüm bu olup bitenleri, zihninizin süzgecinden geçiriyorsunuz.
Kuralları çiğneyerek yolu kesen memur memnun! Bu davranışı korna çalarak protesto eden sürücü ise haklı olarak öfkeli. Şikayetçi olan, arkasından olmadık laf söyleyenler, “ağabey vekil” ile yüz yüze gelince sanki küçük dillerini yutmuşlar! Az önceki sözlerini unutmuşlar, üstelik onunla tokalaşmak için birbirlerini çiğnercesine “tokalaşma sırasına” giriveriyorlar!
Eee, ne diyelim? “Toplumlar, hak ettikleri şekilde yaşarlar” diyenler, sanırım haklılar. Bizim yüzümüze karşı “gazeteci değil misin kardeşim, niye doğruları yazmıyorsun (?) diyenler ‘böyyük beklentileri (!) doğrultusunda’ eğilip-bükülür, el-etek öperlerken; biz gördüklerimizi, bildiklerimizi ve düşündüklerimizi yazınca bir anda GÜNAH KEÇİSİ oluveriyoruz! “

Kastamonuluların Etli Bayram Pilavı
İlimizde kurulu ve faaliyette bulunan Kastamonu İli Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin geleneksel Bayram Pilavı, Kurban Bayramının 3. günü saat 13:00’de Fener’deki TSO Lokalinde (Kilise Restoran’da) yapıldı.
Her yıl geleneksel olarak yapılan bayram pilavında görüşmeyenler görüştü, küskünler-dargınlar bayramlaştı. Eş-dost-arkadaşlar arasında sohbetler kuruldu. Birlik, beraberlik ve dayanışmanın güzel örnekleri gözler önüne serildi.
Kastamonuluların etli pilav şenliğine CHP Zonguldak Milletvekili Ali Koçal, CHP İl Başkanı Osman yayla, CHP İl yöneticileri, Esnaf Sanatkarlar ve Odalar Birliği Başkanı Muharrem Coşkun, eski Zonguldak Belediyesi Başkanı Secaattin Gonca, ZKÜ Jeodezi ve Fotogrametri Bölüm Başkanı Şenol Kuşçu, Kastamonu Derneği ve Yardımlaşma üyeleri ile birlikte çok sayıda Zonguldaklılar katıldı.
Dernek başkanı Bahattin Şenol, geleneksel hale getirdikleri Etli pilav şenliliğine katılanlara teşekkür etti. Yönetim adına, şenliğe gelenlerin bayramlarını kutladı.
***
Kastamonuluların Etli Bayram Pilavına her yıl düzenli olarak katılmakta olan eski Zonguldak Belediyesi Başkanı Secaattin Gonca’yı görenler, babasının Kastamonulu olduğunu her fırsatta söyleyerek destek isteyen Zonguldak Belediye Başkanı İsmail Eşref’in neden gelmediğini Ali Koçal, Osman Yayla ile il yöneticilerine sordular. Alınan cevaplar hep aynıydı. Eşref, hanımının akrabalarını ziyaret için Çaycuma’ya gitmişti!
Verilen bu yanıt, Kastamonulular arasında çeşitli yorumlara neden oldu.
Başkan değilken her defasında birkaç kişiyle birlikte şenliğe erkenden gelen Eşref, başkan olduktan sonra neden gelmedi? Seçim gezisi sırasında derneği ziyaret eden Eşref’e Kastamonulular, tepkilerini yüzüne karşı söylemişlerdi. “Söz verildiği halde, neden Listede Kastamonululardan Belediye Meclis Üyesi yok?” tepkisine karşılık Eşref, “Kastamonuluların Meclis Üyesi yok, ama Belediye Başkanı var” cevabını vermişti. Kastamonuluların tepkisi sertleşince bir anda ortam gerilmiş ve durum yerel bir televizyonun kamerasında kayıt altına alınmıştı.
***
Seçim sonrasında hayırlı olsun ziyaretine giden Dernek Yöneticilerine Eşref, çekimi yapan Televizyon Kamerasının Kayıt Bandını kameramandan aldığı için televizyonda haber olarak yayınlanmadığını, söylemişti.
Bu durumu bilen Kastamonulular, “Eşref Kastamonululardan öç alıyor. Tavrını net olarak koyuyor. Öyle olmasaydı, başkan olmadan önce sürekli olarak geldiği şenliğimize, başkan olduktan sonra da gelirdi. Taleplerimizi yerine getirir, açık-açık tavır koymaz, köprüleri yıkmazdı…” yorumlarının yapılmasına neden oldu.
Kastamonuluların geleneksel etli pilavına katılanlar, bir dahaki etkinlikte buluşmak, birlik ve beraberliklerini pekiştirmek üzere sözleştiler. Kaynaştılar. Hasret giderdiler.

Zonguldak manzaraları
06/12/2009 - 22:58
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Dün hava yağmurluydu. Hafta sonu olması nedeniyle trafik ve kaldırımlar sıkışık değildi. Kaldırımda yürürken, bir yandan da ıslanmamaya özen gösteriyor, gelip-geçen araçlardan kendimi korumaya çalışıyorum.

Yeni dökerel köprüsüne geldiğimde, ister istemez bocalıyorum! Öyle ya… ne bir trafik levhası var, ne bir sinyalizasyon, ne de yol çizgileri! Burası köy mü, kent mi (?) sorusunu kendi kendime soruyor, ama cevabını vermekte zorlanıyorum! Öte yandan henüz yeni yapılan yolun ortasında birikmiş olan yağmur sularından kendimi korumaya devam ediyorum. Yolun ortasına doğru geldiğimde, su birikintisinden korunmak için duruyorum. Karşı yönde de bir yaya benimle aynı kaderi paylaşıyor. Araçlar da bir bir geçiyor. O da ne? Bizim bu halimizi gören genç otomobil sürücüsü yolun ortasında durmuş, eliyle de bizim geçmemizi işaret ediyor! Zonguldak’ta böyle sürücü var mı? Plakasına bakmadım, ama içimden kendisine teşekkür ettim. Az da olsa, çağdaş ve şehirli olmanın ne demek olduğunu bilen ve bunu bilmekle kalmayıp davranışlarına yansıtanlar da demek ki varmış!

Oysaki asfaltlanma yapılırken “balık sırtı” diye tabir edilen, yani yolun ortasından her iki yol kenarına doğru eğim verilmiş olsa, ne yol ortasında su birikintisi kalır, ne de insanlar boş yere ıslanır.

***

Köprülü yolun kenarından valilik binasına doğru, dere boyu yürümeye devam ediyorum. Gördüğüm manzara karşısında utanıyorum. Utanıyorum, ama elimden de bir şeyin gelememesi nedeniyle hayıflanıyorum. Aman Allahlım, o da ne? Dere kenarına çakıl dökülmüş. Yağmurdan dolayı dere suyunun debisinin yükselmesine rağmen, “kışın ortasında” dere tabanına beton dökmek için, çakıl dökülmüş! Suyun debisi yaz ayında azaldığında, niye betonlama yapılmaz? Kaldı ki, bu betonlama sığ yapıldığı için, olası bir taşkında ne olur? Eğer betonlaşma yapılacaksa, niye derinlik çalışması yapılmaz da, derenin su seviyesi yukarı çekilir? Doğrusu ben anlayamadım. Bir bilen varsa, bana da anlatsın lütfen.



Eski belediye durakları kenarındaki korkulukların kesilmiş… korkuluk diye derme-çatma kaldırıma tutturulan geçici demir korkuluklar… Bir yaya yürürken fenalaşsa, korkuluklara tutunmak ihtiyacını hissetse, sizce dereyi boylar mı, boylamaz mı?

Valilik binasının önündeki resmi araç park alanı, yeni köprülü yolun geçişi nedeniyle yola katıldı. Ama valilik binasının önü şu anda, yaya ve araçlar için trafik canavarına davetiye çıkarmakla kalmıyor, üstelik özendiriyor! Valilik binasının yol kenarında trafik düzenlemesi yapılmadığı için, iki gidişli otoyolun ortasında “korsan otoparkı” hem sürücülere, hem yayalara, hem de yetkililere “nanik” yapıyor! Yolun kenarına park etmiş olan resmi ve özel otomobiller de cabası!

Hazineden aldığından daha fazlasını vergi olarak veren bir il olmayı bir kenara bırakınız, şehre yapılmayan yatırımları da bir kenara bırakınız; nerede kaldı belediyenin ve il yönetiminin Zonguldaklılara karşı olan sorumlulukları? Nerede kaldı, kentli gibi, kentliye yakışır yaşam tarzı? Biz Zonguldaklılar, bunları hak ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Bu şehri, şehir merkezini kim yönetiyor? Bu vurdum-duymazlık niye?

Bırakınız bu yolun yapımını, “istense” Mart 2009’dan Aralık 2009’a kadar yeni bir şehir kurulurdu, yeni bir şehir…



Eğer ben Zonguldak’ta yaşamıyor olsam ve il dışından gelmiş olsaydım, Zonguldak’ın bu manzarası karşısında acaba ne düşünürdüm (!) diye, kendi kendime bir soru yöneltiyorum. Söze gerek yok, cevabı sizler de biliyorsunuz.

Bu çağda, bu zamanda tam bir “Aziz Nesin’lik” öyküler…

“‘Aziz Nesin’lik, Zonguldak Öyküleri” diyesim geliyor. Ama ben, demiyorum.

***

Tam 49 yıldır Zonguldak’ta yaşıyorum. Bunun altı yılı, başka şehirlerde geçti. Dile kolay tam 43 yıl… Peki… bu 43 yılda Zonguldak, nereden nereye geldi? Daha iyiye mi gitti, daha kötüye mi gitti?



50-60 bin çalışanı olan TTK’dan, 11-12 bin çalışanı olan TTK!



TTK’nın küçülmesine paralel olarak küçülen, üçe bölünen, göç veren bir şehir!



Devlet olarak; yeterli altyapı oluşturulmadan, plan ve programlama yapılmadan “Kamu ağırlıklı ekonomiden, küresel ekonomiye geçirilmeye çalışılan” bir ildir Zonguldak. TTK küçültüldü. Erdemir özelleştirildi. Peki… Zonguldak niye düzelmedi? Niye göç veriyor Zonguldak?

Niye yatırımlar gelmiyor, kömür ve Demirçelik yan sanayisi kurulamıyor?



Tüm bu olup bitenleri düşündükçe… “Zonguldak, kendi kaderine terk edildi” diye, düşünüyorum.



Eğer Zonguldak kendi kaderine terk edilmeseydi, bu gün “Cumhuriyetin ağır sanayi kenti Zonguldak’tan, Aziz Nesin’lik öyküler” çıkmaz, çıkamazdı.



Eyyy gidi Zonguldak eyyy. Neredeeen, nereye? Bilen, bilmeyene “utanmadan, sıkılmadan anlatsın” lütfen!



İstenen, nihayet oldu! Zonguldak,. Bu gün … “Balıkçı kasabası” oldu.



“Hayır, olmadı” diyenler, geçmiş ile bu günkü Zonguldak’ı kıyaslasınlar. Neler kazanıldı, neler kaybedildi? Ve düşünmeye devam etsinler.



Zonguldak için, neler yapabiliriz? Nasıl bir Zonguldak istiyoruz?

Düşündükçe, soru sordukça… “çözümün, sorunun içinde olduğunun” farkına varılacaktır.


Coğrafi Bilgi Sistemleri’nin önemi
13/12/2009 - 16:20
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ


ZKÜ Jeodezi ve Fotogrametri Bölümü tarafından “Dünya Coğrafi Bilgi Sistemleri Günleri” kapsamında 11 Aralık Cuma günü, ZKÜ eski konferans salonunda konferans düzenlendi. Karadeniz Teknik Üniversitesi Coğrafi Bilgiler Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Çetin Cömert’in sunumunda gerçekleştirilen konferansa çok sayıda öğrenci, öğretim elemanı, mühendis ve davetliler katıldı.
Konferansta, Coğrafi Bilgi Sistemleri Teknolojilerinin ne olduğu, birçok kurum ve kuruluşu neden ilgilendirdiği, birbirinden bağımsız olarak elde edilmiş verilerin paylaşımı ve güncellenmesinin önemi ile günlük yaşamımızdaki yeri ve önemi örneklerle anlatıldı.
***
Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS); konuma dayalı gözlemlerle elde edilen grafik ve grafik-olmayan bilgilerin toplanması, saklanması, işlenmesi ve kullanıcıya sunulması işlevlerini bütünlük içerisinde gerçekleştiren bir bilgi sistemidir. CBS yeryüzüne ait bilgileri, coğrafik anlamda birbiriyle ilişkilendirilmiş şematik harita katmanları gibi kabul ederek saklar. Bu basit ancak konumsal bilgilerin değerlendirilmesi açısından son derece güçlü bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, örneğin, dağıtım görevi üstlenmiş taşıma araçlarının optimum yük dağıtımından, planlamaya dayalı uygulamalara ait detay kayıtlarına, atmosferdeki değişimlerin modellenmesine kadar birçok gerçek dünya probleminin çözümüne imkan sağlar. Coğrafik referanslar: Coğrafik bilgiler, enlem-boylam şeklindeki coğrafi koordinat ya da ulusal koordinatlar gibi kesin değerleri veya adres, bölge ismi, yol ismi gibi tanımlanan referans bilgileridir. Bu coğrafik referanslar objelerin konumlandırılmasına yani koordinatı bilinen bir pozisyona yerleştirilmelerine imkan sağlar. Böylece ticari bölgeler, araziler, orman alanları, yeryüzü kabuk hareketleri ve yüzey şekillerinin analizleri konuma bağlı olarak belirlenir. Coğrafik referans konumu belirlerken, konum verisi yani koordinat bilgisi seçilecek veri modeline bağlı olarak ifade edilir. Bu ifade şekli CBS’de iki farklı konumsal veri modeli biçimindedir. Bunlar “vektörel (vector)” ve “hücresel (raster)” veri modelleridir. Vektörel veri modelleri: Nokta, çizgi ve poligonlar (x,y) koordinat değerleriyle kodlanarak depolanırlar. Nokta özelliği gösteren bir elektrik direği tek bir (x,y) koordinatı ile tanımlanırken, çizgi özelliği gösteren bir yol veya akarsu şeklindeki coğrafik varlık birbirini izleyen bir dizi (x,y) koordinat serisi şeklinde saklanır. Poligon özelliğine sahip coğrafik varlıklar, örneğin imar adası, bina, orman alanı, parsel veya göl, kapalı şekiller olarak, başlangıç ve bitişinde aynı koordinat olan (x,y) dizi koordinatlar ile depolanır. Vektörel model coğrafik varlıkların kesin konumlarını tanımlamada son derece yararlı bir modeldir. Raster (hücresel) veri modelleri: Hücresel ya da diğer bir deyişle raster veri modeli daha çok süreklilik özelliğine sahip coğrafik varlıkların ifadesinde kullanılmaktadır. Raster görüntü, birbirine komşu grid yapıdaki aynı boyutlu hücrelerin bir araya gelmesiyle oluşur. Hücrelerin her biri piksel (pixel) olarak ta bilinir. Fotoğraf görüntüsü özelliğine sahip raster modeller, genellikle fotoğraf ya da haritaların taranması (scanning) ile elde edilirler. Vektör ve raster veri modellerinden biri genelde CBS uygulama biçimine göre tercih edilerek kullanılır. Ancak günümüzde her iki model aynı anda da kullanılabilmektedir. Bu tür bir kullanım şekli CBS’de hybrid (melez) veri modeli olarak bilinmektedir. Coğrafi bilgi sistemlerinin sağlıklı bir şekilde çalışması aşağıdaki 4 temel işlevlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Bunlar; 1. Veri toplama : Coğrafik veriler toplanarak, CBS’de kullanılmadan önce mutlaka sayısal yani dijital formata dönüştürülmelidir. Verilerin kağıt ya da harita ortamından bilgisayar ortamına dönüştürülmesi işlemi sayısallaştırma (digitizing) olarak bilinir. Modern CBS teknolojisinde bu tür işlemler büyük boyutlu projelerde tarama tekniği kullanılarak otomatik araçlarla gerçekleşir. Küçük boyutlu projelerde daha çok masa tipi sayısallaştırıcılar kullanılarak elle sayısallaştırma yapılabilir. Bugün birçok coğrafik veri CBS’ne uyumlu formatta hazır halde piyasada mevcuttur. Bunlar üretici firmalardan sağlanarak doğrudan kurulacak sisteme aktarılabilir. 2. 2. Veri yönetimi : Küçük boyutlu CBS projelerinde coğrafik bilgilerin sınırlı boyuttaki basit dosyalarda saklanması mümkündür. Ancak, veri hacimlerinin geniş ve kapsamlı olması, bunun yanında birden çok veri gruplarının kullanılması durumunda Veri Tabanı Yönetim Sistemleri (Data Base Management Systems) verilerin saklanması, organize edilmesi ve yönetilmesine yardımcı olur. Veri tabanı yönetim sistemleri bir bilgisayar yazılımı olup veri tabanlarını yönetir veya birleştirir. Bir çok yapıda tasarlanmış veri tabanı yönetim sistemi vardır, ancak CBS için en kullanışlısı ilişkisel (relational) veri tabanı sistemidir. Bu sistem tasarımında veriler tablo bilgilerinin elde edilişindeki düşünce yapısına uygun olarak bilgisayar belleğinde saklanır. Farklı bilgiler içeren tabloların birbiriyle ilişkilendirilmesinde bu tablolardaki ortak sütunlar kullanılır. Bu yaklaşım basit fakat esnek bir tasarım olup, geniş çapta CBS uygulamalarında kullanılmaktadır. 3. Veri işlemi : Bazı durumlarda özel CBS projeleri için veri çeşitlerinin birbirine dönüşümü veya irdelenmesi istenebilir. Verilerin sisteme uyumlu olması bunu gerektirebilir. Örneğin, konumsal bilgiler farklı ölçeklerde mevcut olabilir (yol verileri 1/100.000, nüfus dağılım verileri 1/10.000, bina verileri 1/1.000 gibi). Tüm bu bilgiler birleştirilmeden önce aynı ölçeğe dönüştürülmelidir. Bu dönüşüm görüntü amacıyla geçici olabileceği gibi bir analiz işlemi için sürekli ve kalıcı da olabilir. CBS, gerek bilgisayar ortamında obje üzerine imlecin (mouse) tıklanması ile basit sorgulama kapasitesine, gerekse çok yönlü konumsal analiz araçlarıyla (tools) yönetici ve araştırıcılara istenen süreçte bilgi sunar. CBS teknolojisi artık coğrafik verileri istatistiksel grafikler ve “eğer olur ise..” (if conditions) şeklindeki mantık sorgulamaları ve senaryolar şeklinde irdeleme aşamasına gelmiştir. CBS teknolojisi konumsal verilerin sorgulanması ve analizinde, yazılımlar sayesinde, birçok veri her türlü geometrik ve mantıksal işleme tabi tutulabilir. Eğer fonksiyonel coğrafik veriye sahip CBS mevcut ise, başlangıçta şu basit sorgulamalar yapılabilir. 4. Veri sunumu : Görsel işlemler yine CBS için önemli bir işlevdir. Birçok coğrafik işlemin sonunda yapılanlar harita veya grafik gösterimlerle görsel hale getirilir. Haritalar coğrafik bilgiler ile kullanıcı arasındaki en iyi iletişimi sağlayan araçlardır. Kartoğrafların uzun yıllardır harita üretmesine karşın, CBS kartoğrafya biliminin hızlı gelişmesine de katkıda bulunan yeni ve daha etkili araçları sunmaktadır. Haritalar, yazılı raporlarla, üç boyutlu gösterimlerle, fotoğraf görüntüleri ve çok-ortamlı (multimedia) ve diğer çıktı çeşitleriyle birleştirebilmektedir. CBS’nin uygulama alanları şunlardır: 1-Çevre yönetimi: Çevre düzeni planları, Çevre Koruma alanları, ÇED raporu hazırlama, Göller, göletler, sulak alanların tespiti, Çevresel izleme, Hava ve gürültü kirliliği, Kıyı Yönetimi, Meteoroloji, Hidroloji. 2- Doğal kaynak yönetimi: Arazi yapısı, su kaynakları, akarsular, havza analizleri, yabani hayat, yer altı ve yerüstü doğal kaynak yönetimi, madenler, petrol kaynakları. 3-Mülkiyet-İdari yönetimi: Tapu-Kadastro, Vergilendirme, Seçmen tespiti, Nüfus, Kentler, Beldeler, Kıyı Sınırları, İdari sınırlar, Tapu bilgileri, Mücavir alan dışında kalan alanlar,Uygulama imar planları.
4-Bayındırlık hizmetleri: İmar faaliyetleri, Otoyollar, Devlet yolları, Demir yolları ön etütleri, Deprem zonları, Afet yönetimi, Bina hasar tespitleri, binaların cinslerine göre dağılımları, bölgesel kalkınma dağılımı.
5- Eğitim: Araştırma-inceleme, eğitim kurumlarının kapasiteleri ve bölgesel dağılımları, okuma-yazma oranları, öğrenci ve eğitmen sayıları, planlama.
6- Sağlık yönetimi: Sağılık-coğrafya ilişkisi, sağlık birimlerinin dağılımı, personel yönetimi, Hastane vb birimlerin kapasiteleri, bölgesel hastalık analizleri, sağlık tarama faaliyetleri, ambulans hizmetleri
7- Belediye faaliyetleri: Kentsel faaliyetler, imar, emlak vergisi toplama, imar düzenlemeleri, çevre, park bahçeler, fen işleri, su-kanalizasyon-doğalgaz tesis işleri, TV kablolama, Uygulama imar planları, Nazım imar planları, Halihazır haritalar, Altyapı, Ulaştırma planı toplu taşımacılık, Belediye yolları ve tesisleri
8- Ulaşım planlaması: Kara, hava, deniz ulaşım ağları, Doğal gaz boru hatları, iletişim istasyonları, yer seçimi, enerji nakil hatları, ulaşım haritaları
9- Turizm: Turizm bölgeleri alanları ve merkezleri, Turizm amaçlı uygulama imar planları, Turizm tesisleri, Kapasiteleri, Arkeoloji çalışmaları 10- Orman ve Tarım: Eğim-Bakı hesapları, Orman amenajman haritaları, Orman sınırlar, Peyzaj planlaması, Milli parklar, Orman kadastrosu, Arazi örtüsü, Toprak haritaları
11-Ticaret ve Sanayi: Sanayi alanları, Organize sanayi bölgeleri, Serbest bölgeler, Bankacılık, Pazarlama, Sigorta, Risk Yönetimi, Abone , Adres yönetimi 12- Savunma, Güvenlik: Askeri tesisler, Tatbikat ve atış alanları,Yasak Bölgeler, sivil savunma, emniyet, suç analizleri, suç haritaları, araç takibi, trafik sistemleri, acil durum
***
E-Devlet Projesi’nin yürürlükte olduğu günümüzde;
Coğrafi Bilgi Sistemleri Teknolojileri’nin önemi yeterince biliniyor ve gerekli özen gösteriliyor mu?
Güncellenmiş veri tabanının oluşturulması durumunda, yeryüzüne ve coğrafyaya bağlı olarak her türlü veri ve bilgiye çok kolay ulaşılabildiği; birçok kurumu ilgilendirmesinin yanı sıra, özellikle yerel yönetimlerde altyapı, plan, proje, çevre, sağlık vs. hizmetlerin çok hızlı ve ucuz yapılabildiğini; afet durumlarında, kriz yönetimlerinde, imar, çevre ve yerleşim sorunlarında yararlanılan ve günümüzde kullanılması olmazsa olmaz bir teknoloji olduğu, acaba biliniyor mu?
Önemi biliniyor ise gereken şekilde bu teknolojiden yararlanılıyor mu?
Konferansın düzenleyicisi ZKÜ Jeodezi ve Fotogrametri Bölümü, Ülkemizdeki ilk Coğrafi Bilgi Sistemi uygulamaları olan Bursa ve Alanya Kent Bilgi Sistemi uygulamalarında müşavirlik hizmeti vermekte; Safranbolu’da ise proje yürütmektedir.
Günümüzde özellikle Belediye ve Özel İdareler, Coğrafi Bilgi Sistemleri Teknolojilerinden yararlanılmasının çağdaş bir zorunluluk olduğunun, acaba bilincindeler mi?
Benim düşünceme göre HAYIR, ya size göre?


Şifre çözücü: “Project Democracy” 0perasyonu
27/12/2009 - 22:44
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
Son 50-60 yıldır, özelikle de son 30 yıldır ülkemizde, bölgemizde ve dünyada çok hızlı ve bazen kafa karıştırıcı yoğunluktaki gelişmelere tanık olmaktayız. Çoğu zaman gündemi takip etmekte zorlanıyor, “neler oluyor” sorusunu kendimize sormak durumunda kalıyoruz. Aşırı bilgi kirliliğinden ve yürütülmekte olunan asimetrik savaşlar neticesinde, senaryonun bütününü görmekte ve anlamlandırmakta zorlanıyoruz. Bazen “ortamın gerçekleri” bizim gerçeklerimiz olduğu için, gelişen olayları ıskalıyoruz!. Sahi, neler oluyor?
Berlin duvarı yıkıldıktan sonra 1990’lı yıllardaki “şeffaflık, daha çok demokrasi” söylemlerini, SSCB Bloğunun dağılması neticesinde Balkanlarda ve Asya’daki devletlerin demokrasi adı altında parçalanmalarını; Yugoslavya, Çekoslovakya örneklerindeki gibi üniter devlet yapılarının ayrıştırılarak, ulusdevlet yapılarının çökertilmelerini anımsayınız. Afganistan ve güneydoğu komşumuz Irak’ın işgallerini anımsayınız. Yaşanan o süreçleri anımsadıktan sonra dahi, bu gün olup bitenlere bir anlam veremiyor olabilirsiniz. Ama Mustafa Yıldırım’ın yazdığı Şifre çözücü: “Project Democracy” SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA adlı, 624 sayfalık o muhteşem kitap düne, bugüne ve yarına ışık tutuyor. Dün neler oldu (?), bugün neler oluyor (?), yarın neler olabilir (?), sorularının cevabını merak ediyor ve “boş çerçevenin içini resimle doldurmak” istiyorsanız, bu kitabı mutlaka, ama mutlaka okumalısınız. Resmin tamamını görmek için, bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Ki, bu günün nedenleri, niçinleri, nerelerden nerelere gelindiği çok iyi algılansın.
Söz konusu kitaptan yapmış olduğum aşağıdaki bazı alıntılar, boş çerçevenin içindeki resmin tamamını göstermese bile, resmin bütünü hakkında bazı kareleri gözler önüne sermekte ve o geniş çerçeveyi çizmektedir. Aşağıdaki alıntıları “yorum yapmaksızın” kitaptaki aslına sadık kalarak olduğu gibi siz okurların ilgisine ve bilgisine aktarıyorum.
***
Syf. 326 (…) Şifre çözücü: “Project Democracy” (Demokrasi Projesi) operasyonunun operatörleri, belediyeleri çok sevmektedirler. “Yerel Yönetimlerin Güçlendirilmesi” adıyla yürütülen işlerin NED hedeflerinde belirtilen “de-centralization” yani, ülkelerin merkezi yönetimlerinin etki ve yetkilerinin silinmesi işi, orduların kışlalarına tıkılmasından sonraki en önemli aşamadır. İşte, kendi devletinin çıkarlarını korumaya kararlı olan Elisabeth Shelton’ un belediye merakı da bu işlere uygundur. Shelton, uzun süreli ilişkilerinin sonunda İskenderun, Şanlıurfa, Diyarbakır, Van, Mardin, Muş, Kahramanmaraş, Malatya ve Batman Belediye Başkanlarını yanına alıp Washington’a, Türk-Amerikan Konseyi toplantısına götürür. Orada, Belediye Başkanlarına özel bir seminer de düzenlenir.
(…) Türkiye’de başta hükümetler olmak üzere bir çok devlet kuruluşu, iktisadi raporları yabancı kuruluşlara (AB vs.) kendileri sunmaktadır! ABD resmi raporlarına göre yalnız iktisadi değil, toplumsal ayrıntıları içeren araştırma raporları da “sivil” kuruluşlara verilmektedir. (…) “Adem-i Merkeziyet” istekleri, asla yeni değildir. 1900’lerin başında Osmanlı Devletinde “Adem-i Merkeziyet Projesi” Batı Avrupa tarafından da hararetle desteklenen ve özellikle azınlıkların isteklerine yanıt veren bir politik çizgi oluşturmuştu. Bağımsızlık savaşı yıllarında, giderek güçlenen Ulusal Güçlerin önünü kesmek üzere aynı tezgah kurulmaya çalışılmıştır.işte o gün bugündür azınlık hakları, otonomi söylemleri altında sürdürülen ayrıştırma girişimleri “otonomlaştırarak demokratikleştirme” gibi, her türlü etnik ayrılıkçılık görüntüsünden uzak bir eyleme dönüştürülmüştür.
Her yönden düzgün, ayrılıkçı, dağıtıcı girişimlerin olabildiğince etkisiz, iktisadi koşulların son derece iyi olduğu bir ülkede bile bütünleştirici özellikler ve yasal disiplin gözetilerek gerçekleştirilebilecek düzenlemeler; ülkenin içinde bulunduğu hassas koşullara aldırış edilmeden “demokrasinin genişletilmesi” söyleminin çekiciliğiyle, geniş bir taraftar bulmuştur. Koşullara aldırış edilmeme durumunun temelinde; yerel olmayan, tarihsel ve özgün koşullara dayanmayan, ithal bir girişim olması bulunmaktadır. Kim derse ki, ‘bu işleri biz oturup uzun uzun düşündük de öyle kararlaştırdık’, o gerçeği saklamaktadır. Çünkü bu eylem planı “Project Democracy” operasyonunun yürütüldüğü her ülkede, aynen uygulanmaktadır. Girişimin operatörleri, programlarında açıkça yazmışlar:
“Birçok ülkede demokratik gelişmeler, otoritenin merkezi rejimlerinden alınmasını ve yeni seçilmiş bölgesel ve yerel yönetimlere verilmesini teşvik etmektedir. (…) Bu çabalar, yerel otonomiyi destelemek ve belediyelerin kendi işlerini yürütme yeteneklerini desteklemek üzere tasarımlanmıştır”.
ABD’nin Cumhuriyetçi Partisi, Türkiye’de yerel yönetimleri ulusal merkezden “otonomlaştırma” gibi önemli bir iş için Türkiye’ye gelmiş ve TESEV ile işbirliğine girmiştir. ABD muhafazakarlarının örgütü IRI, 1995 yılında NED’e başvuruyor ve TESEV’le Türkiye’deki yerel yönetimler çalışmaları için, parasal destek alıyor. İlk iş, belediyelerin mali yapılarının “derinlemesine incelenmesi” ve “merkezi devlet ile belediyeler arasında, mali konularla ilgili gerilimin azaltılması üzerine tavsiyelerin hazırlanması oluyor. Ardından IRI ve MBB (Marmara Belediyeler Birliği) ile ortak çalışma başlıyor”.

Yukarıdaki paragrafın içeriğinden de anlaşıldığı gibi “Türkiye’de devlete paralel bir egemenlik merkezi” oluşturuluyor. Ve bu merkezin işleyişinde, elbette siyasi parti ayrılıkları söz konusu olmayacaktır. Yani belediye reisleri bir yana, merkezi devlet bir yana… Merkezi işler için “Bilgisayar donanımlı bir veri / Enfermasyon düzeni” de kurulacaktır. Elbette bu veri tabanı “NCO” denen, yerel “sivil” örgütlere açık olduğu gibi, onların “global” ortaklarına da açık olacaktır.
Örgütlenmede kurumlaşma sağlanmış ve “kanaat önderleri” yetişmiştir. Şimdi sırada, siyasi partileri işin içine katmak vardır.
(…) Türkler yollarda Cumhuriyetin 75. yılını kutlayıp, öğünüp güvenirlerken, yabancı devletin parasıyla ”parti içi demokrasi” geliştirilecektir. Partiler ve Belediyeler Yasa Tasarısı için “lobicilik” yani adam ikna etme işleri, başlatılır.
***
Syf. 333 (…) Yerel Yönetim Güçlendirilmesi, Siyasal Partilerin Yeniden Yapılandırılması, TBMM’de Şeffaflık, Ermeni Türkiye Sorunları, Siyasal İslam, Türkiye’nin İnsani Yapısı, Kopenhag Kriterleri, Türkiye İçin Demokratik Cumhuriyet Programı, Anadilde Eğitim Hakkı, Kıbrıs’ta Yunan ve Amerikan Tezi Propagandası, Ortadoğu’da ABD-İsrail-Türkiye Dayanışması gibi derin ve ilmi konuları, Amerikan ve Alman siyasi partileriyle bağlantılı siyasi “Foundation” ve “Stifting” örgütleriyle “ilmi-siyasi-dolarlı-avrolu projeler üretme işleri” durup dururken, bazı “geri kafalılar”ın, demokrasi düşmanlarının, saydamlık korkaklarının, yolsuzluk hayranlarının, şu “global-elleşme” çağında “dinozorlaşmaları” olağan karşılanmalı.
(…) Yerelden başlayıp “de-santralize” etmek, ne demeye geliyor? Bunu anlamak için “2001 yılı ekonomik boğaz sıkma dönemi”ni beklemek gerekecekti.
(…) Türkiye yıllardır, batı dünyasında kendi haklılığını kabul ettirmek amacıyla uğraşır durur. Bu uğurda, haddi hesabı ülkenin iktisadi koşullarına uymayan oranda, paralar harcar. ABD’deki “iş kotarma” şirketlerine milyonlarca dolar öder. Oysa pek iyi bilinir ki, Batı “Türkiye’nin donunu” yüzyıl önceden biçmiştir. Batı’nın Türkiye’ye yaklaşımının, Türklerin geleneksel dostluk alışkanlıklarıyla da bir ilişkisi yoktur. Dünyanın batısında “dost ve müttefik” deyimi, anlaşma kapsamının ötesine taşırılmaz. Yani, geçici ve duruma uygun “müttefik” olunur, ama “dost” olunmaz.
Çıkarlara uyduğu denli dostluktur, söz konusu olan.

Şifre çözücü: “Project Democracy” 0perasyonu (2)
29/12/2009 - 15:39
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

Syf. 336-337 (…) CIA’nın propaganda aygıtı Freedom House ise demokrasi eğitimi altında “güdümlü demokrasi elemanları” yetiştiriyordu. (…) Bu işin parası, Türkiye’de II. Cumhuriyet Projeleri, Vakıf,-Think tank-İnstitute adı altında destekleyen, ABD hazinesinden ve Amerika, Avrupa merkezli çok uluslu şirketlerden beslenen NED örgütünce sağlanıyor. .
24-25 Mayıs 2002’de toplam değerlendirme “Workshop/ atölye” çalışması yapıldı. Bu çalışmanın katılımcıları “Project Democracy” ağının temsilcilerinden oluşuyordu (…) Ortadoğu ve Türkiye işlerinde en yetkin kişilerden USIP’ın Irak Şiileri, RAND’ın Türkiye Nurcuları, Türkiye’de kimlik konferansçılarından, CIA eski İstanbul istasyon şeflerinden Graham Edmund Fuller, ABD-İngiliz ittifakının Irak’a asker çıkarmasına çok az kala yapılan bu önemli atölye çalışmasının en önemli kişisiydi, denilebilir.
İngilizler ve Batı Avrupalı ortakları, Türk Bağımsızlık Savaşından seksen yıl ve ikinci dünya savaşından yarım yüzyıl sonra, böylece bölgeye yerleşiyorlardı. Bir farkla, o zamanlar Ermeni kartı oynayarak devre dışı kalan ABD, şimdi başı çekiyor ve işin patronluğunu yürütüyor. Seksen yıl önceki operasyonda, Türk temsilcisi bulunmuyordu. Üstelik, Mustafa Kemal’in subaylarının örgütlediği muhalif güçler, İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı Suriyeli-Iraklı Türkmenler, Araplar ve Kürtlerle birlikte savaşıyorlardı.
Syf. 339 (…) Kuvvet peşindeki ABD, Din Hürriyeti ve İnsan Hakları Yasalarında yabancı ülkelerdeki elçiliklerini, birinci dereceden istihbarat toplamakla görevlendiriyor; Din ve Tarikat Hürriyetleri yada İnsan Hakları üzerine hazırlanan bu tür raporları, yayın ortamında elde edilen bilgilerle hazırlaması eksik olurdu. Syf. 343 (…) NED’in ilk kurucularından ve ikinci dönem başkanlarından ve “Bu gün yaptıklarımızın çoğu 25 yıl önce CIA tarafından örtülü olarak yapılıyordu” diyen, Allen Weinstein’in “Project Democracy” uygulamalarının başarısını belirtmek üzere yapmış olduğu şu özlü tanımlama uygulamaları, açıklamaya yetmektedir. “Web (Örümcek Ağı) kurma konusu, bizim uzmanlık alanımıza girer”.
NED’in uzmanlık alanına giren ağdan Birleşik Devletlerin merkezine gelen raporların kaynağını bilmek için, Dış İşleri Bakan Yardımcısı Harold Hongju Koh’un 26 Şubat 1999’da ABD Temsilciler Meclisi Uluslar arası İlişkiler Komitesi’ne bağlı, İnsan Hakları ve Uluslar arası Operasyonlar Alt Komitesi’nde yaptığı açıklamadan okuyalım:
“Bu raporlar, her bir büyükelçiliğimizde görevli İnsan Hakları memurlarını, bölge ve fonksiyonel bürolarımızdaki masa görevlilerimizi, öteki B.D (U.S) Hükümeti ajanslıklarından memurlar dahil yüzlerce bireyin ve yabancı devlet memurlarını, muhalif figürleri, gazetecileri, hükümet dışı örgütleri, karşı çıkarcıları, dinsel gurupları ve işçi liderlerini içinde barındıran çok geniş yabancı kaynağın ‘yoğun bir resmi yönlendirme çabaları’nın, yıllık ürününü temsil eder.
Bu bilginin toplanması için yapılacak en basit bir hareket, büyük risk alan ve hükümet tacizleri hakkında bize doğru veriler ve belgeler ileten dünyanın her yanındaki İnsan Hakları Savunucuları ve büyükelçilik görevlileri için tehlike oluşturmaktadır”. İnsan Hakları Raporları nasıl hazırlanıyorsa, Din Hürriyeti Raporları da öyle hazırlanıyor. ABD Dışişlerince hazırlanan “Uluslar arası Din Hürriyeti: Türkiye 200 Yılı Raporu”nun Bölüm III. B.D Politikasından okuyalım:
“Din Hürriyetine saygıyı desteklemek B.D (U.S) Misyonu’nun çalışmalarının ayrılmaz bir parçasıdır. İstanbul’daki Genel Konsolos ve Adana’daki B.D Konsolosu dahil olmak üzere misyon görevlileri, Diyanet, Ekümenik Rum Ortadoks Patriği, Ermeni Ortadoks Patriği, büyük kentlerdeki Yahudi çevreleri ve öteki din öbekleri ile yakın ilişkiler kurmaktadır. Büyükelçilik görevlileri de din hürriyetini savunan yerel hükümet dışı örgütlerle (NCO’lar), yakın ilişkilerini korumaktadırlar.
(…) Bu Web ağı, öyle gizliden gizliye de kurulmuyor. Öncelikle yaygın propaganda ve çok yönlü eğitim (!) yöntemiyle, halkın zihnine “algılama düzeneği” (Asimetrik-Psikolojik Savaş) yerleştiriliyor. Halk, “başkalarınca üretilen düşünceleri” kendi düşüncesi olarak bilmeye ve gereğini yapmaya başladığında, yayılmacı yabancı devletler ve onların ayrılmaz parçası olan şirketler, (Kadife Devrim örnekleri) amaçlarına ulaşmış oluyorlar. Çünkü ülkenin düzenini yabancı elemanlar değil, artık halk değiştirmeye koşuyor. Sınırları delik-deşik edilip, yurdu ele geçirilirken, her karşı çıkış “gericilik” yada “demokrasi düşmanlığı” nitelemesiyle aşağılanıyor. Yayılmacı da iç piyasayı ve hatta çevre ülke kaynaklarını ele geçirmek için hem bir merkeze hem de ortaklaşa çalışabileceği örgütlenmeye kavuşuyor.
Syf. 339 (…) Amerikan Devletini temsil eden görevliler, karteller, sendikalar, şirketler, Saros gibi bankerlerin örgütleri yan yana gelmişler, dış ülkelerdeki “sivil” toplumcuları güdeleyip, o ülkenin koşullarını göz ardı ederek, Amerikan tipi “seçkinler demokrasisini” kurmaya karar veriyorlar. Amerikan devletlerinin derinliklerinden esinlenmiş ve hayranlık duygularıyla kendinden geçmiş kişilerin bile kolayca anlayacağı bir nedeni var bu kararın. Halkın, “paranın gücü karşısında ilkesizliği” eğilip bükülmeyi eleştiren deyişinde olduğu gibi, “parayı veren, düdüğü çalar” diye, susmak mı gerekir?
“Küreselleşme” gibi içeriği bulanık, her işe uydurulan kavramdır, ama ABD Dışişlerine, Şirketlere, hatta Kişilere Uygun Ülkeler, Bölgeler, Kıtalar Düzeni oluşturduğu açıktır. Bu yöntemin, yani “Küreselleşmenin”, eski koloni düzeninden daha uygar ve daha müritleştirici, ama her koşulda meczuplaştırıcı bir tür olduğu yadsınamaz bir gerçektir.
Syf. 339 (…) Oysa işbirliği yapmaktan çekinmedikleri yabancı örgütler, kendi ülkelerinin Siyasal Parti Organlarından başka bir şey değildirler. Bu durum, son derece olağan karşılanmalı. Demokrasi-Serbest Pazar-Din ve İfade Hürriyeti diye diye kurulacak Web ağının amacı, siyasetten başka bir şey olamazdı. Kendilerine “Sivil” derken, kendi devletlerinden bağımsız olduklarını ileri süren, dahası o devlete karşı oluşturulmuş sert muhalefetlerini olmazsa olmaz bir ilke edinen örgütler biliyorlar ki, ABD ve Batı Avrupa Örgütleri dış siyasette, “kendi devletlerinin yılmaz savunucusudur”lar. Dışarıya yönlendiklerinde “kendi iç siyasal görüş ayrılıklarını unutup” eşgüdümlü bir etkinlik ağı kurmakta, “kendi devlet politikalarının önemli destekleyicisi olmakta” , demokrasiyi geliştirme adına, parasal destek verdikleri araştırma raporlarıyla, kendi şirketlerine “veritabanı” oluşturmaktadırlar.
Demokrasi adına kurulduğu ileri sürülen bu örümcek ağındaki etkinlikler, aslında “geçmişin deneyimlerine dayanmakta”dır. Bu deney “istikrarsızlaştırma, çatıştırma, terörize etme, bölme ve yönlendirme amacıyla her olanağı kullanma, ama iplerin ucunu kesinlikle elde tutma” ilkesine yaslanmaktadır.
Syf. 391 (…) Türkiye’de gençliği örgütleyen, siyasal partilere kadro yetiştiren, “yerel yönetimleri güçlendirme” adı altında “de-santralizasyon” yani “merkezi devletin dağıtılması” işlerini destekleyen, Türkiye’de devletin ve toplumun ahlaksızlığa yada yolsuzluğa battığını kanıtlamaya çalışan çalışmaları yönlendiren IRI Örgütünü, işte böylesine resmi ve Amerikan Devletiyle içlidışlı elemanlar yönetmektedir. (…) Ne ki, “Project Democracy Operasyonu” nun en önemli yanının, “geleceği yaratmak” olduğunu ve bunun yolunun da, “ekonomik dünyada elemanlaştırmaktan geçtiğini”, görmek gerekiyor.
Syf. 597 (…) Buna “Komplo Teorisi” diyenler, Reagan’ın 1982’de koyduğu adla ““Project Democracy (Demokrasi Projesi)”nin Yugoslavya’da Çekoslovakya’da, Balkanlarda, Asya’da, Afrika’da, Orta ve Güney Amerika’da, Irak’da, Venezüella’da, yol açtığı sonuçları unutsa da, görmezden gelse de; “Türkiye’deki Etnik ve Dinsel Kışkırtmaları, Lozan’ın yeniden gözden geçirilmesi taleplerini YOK sayması”, mümkün olmayacaktır. Mustafa Kemal’in 27 Aralık 1919’da yabancılarla yatıp kalkanlara verdiği şu cevabı yanıt unutulmamalıdır: “Tekrar ediyorum, aleyhimizde ileri sürülen değerlendirmeler, yanlıştır. Bu gerçek (hem) tarih, (hem de) mantık açısından sabittir. Bu hususu yalnız Batı’ya değil, hatta vatandaşlarımıza da ehemmiyetli bir surette ihtar etmek gereğini duyuyorum. Çünkü ender de olsa, üzülerek işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya milli duyguları yoksun kalmış olan bazı kişiler, yabancıların aleyhimizde ileri sürdükleri suçlamaları reddetmemenin yanında, vatanını ve milletini kusurlu göstermekten çekinmiyorlar. BU GÜN BİLE Sultani Mektebinin salonlarını, aleyhimizde konferans verdirmek için yabancılara açanlar var. Bu gibilere Lanet”.
Syf. 598 (…) Mustafa Kemal’in şu yalın ilkesi, akıllardan uzak tutulmasın:
“Adalet ve Merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk Milleti, Türkiye’nin müstakbel çocukları bunu bir an akıldan çıkarmamalıdırlar”.
Bu sözün anlamını, “makamlara oturanlardan daha çok” bağımsız ve özgür yaşamanın anlamını ve insanca yaşamak için “Hak, kuvvetin üstündedir” ilkesinin, erdemliğin temeli olduğunu bilen gençler değerlendireceklerdir.
Zerre kadar kuşku yok!
Zonguldak Trafiği’nde insan faktörü
08/01/2010 - 00:09
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ
“Zonguldak Trafiği” diyince, herkesin mutlaka söyleyecek bir sözü vardır. Yıllardan beri birçok görüş ve öneri ileri sürülmesine rağmen, olumsuz coğrafyanın etkisinin kırılamadığına yönelik fikir, trafik sorununun temeline oturtuldu. Oysaki gerçekler daha farklıdır. Evet, coğrafyamızın etkisinin boyutu doğrudur ve inkar edilemez. Ancak… yıllardan günümüze kadar olan süreçte, şehir merkezine ve çevre yoluna ait yatırımlar konusunda taş üstüne taş konulmaması da bir göz ardı edilemez.
Anımsıyorum da 1970’li ve 80’li yıllarda, Zonguldak trafiğinde “freni patlak” otomobille araç kullanıyordum. Sakın yanlış anlaşılmasın, bunun övünülecek bir yanı olduğunu söylemiyorum. Sadece o yıllardaki trafik olayına dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Diğer bir anlatımla 1970’li ve 80’li yıllarda, Zonguldak trafiğinin o yıllardaki araç sayısına yeterli geldiğini ve trafiğin henüz sorun olmadığına dikkatlerinizi çekmek istiyorum.
***
Evet… 1990’lı yıllara gelindiğinde, küreselleşmenin doğal bir sonucu olarak ve ülkemizin içinde bulunduğu koşullara bağlı olarak Zonguldak’ta da otomobil sayısı arttı. Bu artışta “ülkemizin ve çalışanların gelirlerinde bir artış oldu da buna paralel olarak otomobil sayısı arttı” gibi bir yanlışın içine düşülmesin. Çünkü, böyle bir gelişme söz konusu dahi değil. Söz konusu olan, küreselleşmenin doğal aktörlerinden biri olan otomobil şirketlerinin Ortadoğu ve Asya ülkelerine ait otomobil pazarlarının ele geçirilmesi için Türkiye’yi “sıçrama tahtası” olarak kullanmak istemeleridir.
Öyle de oldu ve küresel ölçekteki birçok otomobil firması, Türk Otomobil Üretim Piyasasına girdi. Ülkemizde, otomobil tüketiminin cazip hale getirilmesi için bankalar, otomobil kredisinin önündeki engelleri açtı. 1990’lı yıllarda, tüketici kredilerine yol verilmesiyle birlikte, son model otomobil satın alma furyası başladı. İhtiyacı olan da, olmayan da otomobil satın aldı!.
İlimizde, trafiğe çıkan otomobil sayısındaki artış, coğrafyamızın yeni yol yapılmasına müsait olmaması ve bir metrelik yol yapımının normalin 3-5 katına eşit olması nedeniyle bu gün içinde bulunduğumuz çıkmazın içine sürükledi. Otopark sorununun gerçek boyutları ortaya çıktı. Çarşı merkezde yolların ve kaldırımların yetersiz hale gelmesine neden oldu. Trafik kirliliği gündeme geldi… Ve daha bir çok etkenin tetiklemesiyle Zonguldak Trafik Sorunu, içinden çıkılmaz bir hale dönüştü.
***
Trafik kanunları yürürlükte. AB uyum yasaları çerçevesinde bir sürü kanun da çıkarıldı. Örneğin gereksiz yere korna çalmak, yani ses kirliliği yaratmak suç. Ama gelin görün ki hafta sonları düğün konvoyları ve mahalle aralarındaki seyyar satıcı araçlarının megafonları sonuna kadar açık! Bu “gürültülere” kim dur diyecek? Kanunlar yürürlükte, ama kanunları umursayan kim, uygulayan kim?
Trafik polisi ve Belediye Zabıtaları da görev başında.
Zonguldak’a yapılmayan yol yatırımları da ortada.
Halkın trafik eğitimi ve davranışı da gözler önünde, ama bir şey eksik! Eksik olan ne?
Eksik olan, “uygulama”dır! Uygulama.
Bunu bir örnekle izah etmekte fayda var. Asma-Üzülmez Minibüs ve Taksi durakları ile Rat Minibüs duraklarının olduğu Yeni Çarşı Meydanının yanında, arkadaşımın aile lokantası var. Çoğu zaman onun lokantasına uğrar yemek yer, sohbet ederim. Genelde Yeni Çarşı esnafı da yemek yemeye gelir.
Yeni Çarşı Esnafının ortak sorunu, dükkanlarının önüne çekilen otomobiller nedeniyle dükkanlarının önünün kesilmesi, hatta minibüs ve kamyonetlerin dükkanlarının önünü tamamen kapatması nedeniyle çıkan kavga ve dövüşlerdir. Hiç unutmam, yerel seçimler öncesi bir esnaf “görevlerini yapmadıkları gerekçesiyle” belediye zabıtaları ile tartışmış ve dövüşmüşlerdi. Olay emniyete de, aksetmişti.
Bu türden olaylara çok sık tanık olmaktaydım.
Yaklaşık bir ay kadar önce, yine her zamanki gibi Egemen Lokantasına gidiyordum. Gördüklerim karşısında birden şaşırdım, kaldım! Gözlerime inanamadım!
Dükkanların önünde park etmiş araçlar yoktu.
Seyyar satıcılar yoktu.
Minibüs duraklarında, sadece ikişer adet minibüs vardı.
İnsanlar da kaldırımlardan yürüyor, yoldan yürüme gereksinimi duymuyorlardı.
Bir şey daha dikkatimi çekti. Meğer, Yeni Çarşı Meydanı denilen meydan, hakikaten de genişmiş! “Kuralsızlığın ‘kural’ olmadığı zaman” insanın içine bir ferahlık ve huzur doluyordu.
Demek ki “kurallar uygulamaya konulunca”, kuralsızlık gidiyor ve bir ferahlık geliyordu. Lokantacı arkadaşa sordum:
“Bu çarşıyı kim bu hale getirdi?” Cevap: Trafik Polisi Zileli Osman”.
Bir baktım ki Zileli Osman’ın düdüğü çalıyor. Eliyle park eden otomobil ve seyyar satıcıları uyarıyor. Herkese 15 dakika park etmesi için müsaade ediyor. 15 dakikayı geçiren otomobili videoya çekiyor ve kanunun ona vermiş olduğu yetkiyi kullanarak, cezayı da kesiyor. Kendisini tebrik ettiğimde bir soru yönelttim:
“Senin kesmiş olduğun trafik cezaları, telefon edilmesi durumunda amirin tarafından sümenaltı edilmiyor mu?” Cevap: “Hayır”
Görev ve sorumluluklarını yerine getiren Trafik Polisi Zileli Osman Çarşamba günü Yeni Çarşı’da görev yapmıyordu! Yeni Çarşı trafiği ve meydanı eski tas eski hamam olmuş. Yine dükkanların önünün kapatılmasından, yani “kuralsızlığın kural olmasından” şikayetçi olan esnaf, Valilik Makamına dilekçe ile başvurmak için dilekçe hazırlıyordu.
Valilik Makamı, Yeni Çarşı Esnafının bu talebinin gereğini yerine getirir mi, getirmez mi (?) bilemem, ama esnaf Trafik Polisi Zileli Osman’ı geri istiyor. Trafik Polisi Zileli Osman’dan memnun olmayanlar da, yani kuralları HİÇ’e sayanlar da, onu “aforoz” etmek istiyorlar. Bu örneği, Zonguldak geneline yaymak ve genellemek de mümkün.
***
Eveeet…İşte, çözüm bu. Yani insan faktörü.
Bir tek insan, eğer isterse (yetkisini kullanırsa) olumsuzluğu “olumluya” dönüştürebilir.
Bir tek insan… Cennetin de, Cehennemin de kapılarını açabilir.
Bir tek insan… Geleceği, değiştirebilir.
Temel sorun, insan sorunudur. Yani yönetim sorunudur. Bilgi-beceri sorunudur.
İşi ehline verme, kalite sorunudur.
İnsan faktörü, işte bu kadar önemlidir.
“HAYIR” diyen, gözlerini yumsun! Gözlerini yumsun ki, kendi aklı ile çelişkiye düşmesin…
Yoruma gerek yok! Gören göz, kılavuz istemez.
Sinsice istekler ve Atatürk’ün Muhtırası
18/01/2010 - 21:19
alliyildiz67@gmail.com - 0537 716 22 01
Ali YILDIZ

1919 Haziranında Anadolu’nun doğusunda bir Ermeni devleti kurulmasını sağlayamayan ABD, Gümrü Anlaşmasıyla Türkiye’nin doğu sınırlarının da güvence altına alınması ve Sakarya boyunca Yunan saldırısının da püskürtülmesi üzerine, İstiklal Savaşı’nın Ankara’daki Milli Yönetimin lehinde sonuçlanacağını hesap etmiş olmalı ki, İngilizlerin silahlı istila planlarına karşılık, kaleyi içeriden fethetmek etmek için “sinsice isteklerde” bulunmaya başlamıştı. ABD, elbette bu manda işinin peşini bırakmayacaktı.

Nitekim, savaş ortamında yurdumuzun içine düştüğü zayıflıktan yararlanmak için “Anadolu’da Öküzler Yurdu ve Örnek Çiftlikler” kurarak yerleşmek istemiş ve bu isteği Ankara’ya iletmişti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal, hemen İçişleri Bakanlığı’na bir Muhtıra yollayarak, uyarıda bulunur.

Ankara, 3 Ocak 1922

İçişleri Bakanlığı’na

29.12.1921 Gün ve 10319/2423 Sayılı yazınız yanıtıdır.

Anadolu’da Öküzler Yurdu ve Örnek Çiftlikler vb. hayır kurumları açma ve kurma konusunda Amerika Yakındoğu görevlileri adına yapılan başvuruya karşı vereceğimiz yanıtın konusu ve ilkeleri, ilişik muhtırada genişçe açıklanmıştır, efendim.

Muhtıra

Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti, ülkenin bayındırlaşmasına, öküzlerin rahatlamasına, genel sağlık ve ekonomimizin düzeltilmesine yönelik girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder.

Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte, bize oldukça ağır patlayan deneyimlere dayanarak bir takım kaygılarımızı açıklama gereği vardır.

Şimdiye değin ülkemizde ekonomik amaçlarla politik ve bilimsel çalışmalar (yapan) kurumlar ve yabancılar, özellikle aşağıdaki amaçları izlemişlerdir.



1- Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir kazanç sağlamak. Bizim için en zararlı olanı bunlardır.

2- Bir bölgede elde edecekleri ekonomik yetkiye (imtiyaza) dayanarak, o bölgenin sahibi olmaya çalışmak.

Bu gibilerin, ülkemizde bir daha çalışmalarına kesinlikle izin verilmemesi

kararlaştırılmıştır. Böyle yapmakla yalnız kendimize değil, bütün insanlığa olabildiğince büyük hizmet ettiğimize inanıyoruz. Dolayısıyla Genel Savaşı (Birinci Dünya Savaşı)’nı çıkaranlar, bu gibi amaçları izleyen paralı guruplar ve onlara alet olan politikacılardır.

3- Ekonomik amaçla, bilim ve insanlık (yararı) görüntüsü ile yurdumuza gelip, ilerde istila (işgal) hazırlamak için, etnik toplulukları gerek hükümete, gerek birbirlerine karşı kışkırtmak.

Bu gibiler hem genel savaşın hem de ülkemizdeki korkunç cinayetlerin

düzenleyicileridir.

4- Yurdumuzda, yalnız bilim ve insanlık amaçları ile çalışmakla birlikte,ruhlarında bulunan Hıristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen Hıristiyan azınlıklarla ilişki kurmak ve ister kasıtlı, ister kasıtsız olarak, aralarında azınlıkların da yaşamakta olduğu Müslüman topluluklardan ayrılma isteğini propaganda etmek.

Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek iyiliğine çalıştıkları (nı ileri sürdükleri)

Hıristiyan azınlıklara, aralarında yaşamakta oldukları İslam çoğunluğuna (karşı) baskı yapılmasını aşılamakla, ne denli insanlık dışı bir biçimde çalıştıkları ve bu yüzden meydana gelen cinayetlerden sorumlu oldukları ortadadır.

Hükümetimiz, bu gibilerin de özgürce çalışmalarına izin verdiğinde, Müslüman ve

Müslüman olmayan bütün uyruklarına karşı pek ağır bir sorumluluk yükü altına girmiş bulunacaktır.

Buna izin vermek, çocukları yaşayacakları çevreye düşman ya da hiç olmazsa yabancı

olarak yetiştirmek ve (çocukları) yaşayacakları çevre ile çatışmak zorunda bırakmaktır. Bu ise, gerek o çocukların, gerekse içerisinde yaşayacakları halkın yıkımını hazırlamaktır.

Bunu yasaklamak, hükümetin görevidir.

Bundan dolayıdır ki, Amerikalılarca Örnek Çiftlik vb. kurumlar kurup, buralarda kendi uyruğumuzdan olan binlerce çocuğun Türk Hükümetine ve Ulusuna karşı sevgisiz ve uyumsuz duygularla yetişmelerine izin veremeyiz.



Mustafa Kemal, muhtırasını diplomatik bir dille sürdürür ve Amerikalıların kurmak istedikleri Örnek Çiftliklerin yönetiminin ve çalışan çocuklarının eğitiminin Türk Hükümetinin atayacağı görevlilerce yürütülmesi, bu gibi yerlerde çalışacak öküzler arasında soy, mezhep ayrılığı yapılamayacağı gibi koşulları belirterek, diplomatik bir tavırla reddeder.

Onun duyarlılıkla ve devlet adamı sorumluluğuyla, “ayrımcılığa ve karıştırılıcılığa” gösterdiği bu tepkisinde söz ettiği acı deneyler arasında, “Osmanlı yönetiminin vurdumduymazlıkla izin verdiği” Anadolu illerindeki Amerikan Konsolosluklarının Hıristiyan azınlıkları, özellikle Ermenileri eğiten misyoner okulları kurmaları, azınlıklara birer ABD Pasaportu vererek onları Amerikanlaştırmaları ve misyoner okullarını ile manastırları silah deposu haline getirmeleri, sonunda terör eylemleri, arkadan vurmalar gibi somut olaylar bulunmaktadır.

Kaynakça: Sivil Örümceğin Ağında Syf(594-596)

***

Evet… Sinsice istekler, dün olduğu gibi bu gün vardır ve yarın da olacaktır. Bu kaçınılmazdır. Önemli olan, sizin bu sinsice isteklere karşı takındığınız tavır ve davranışlarınız ile ortaya getirdiğiniz bilinçtir. En önemlisi de “ortaya getirmiş olduğunuz bu bilinçten ‘sorumluluk’ almak”tır. İşte bu sorumluluk bilinci ile, yukarıdaki Atatürk’ün Muhtırasını defalarca okumanızı ve özellikle satır aralarını anlamaya çalışmanızı öneririm. Çünkü “şeytan” ayrıntıda gizli.

Atatürk’ün Muhtırasını yorumlamaya, o günlerden günümüze kadar uzanan süreçler ile günümüzdeki benzerliklerini sıralamaya, bilmem gerek var mı?

Kararı siz veriniz ve yorumu da siz yapınız.

Ancak, “su uyur, düşman uyumaz” deyişini hatırlamakta, hatırlatmakta sonsuz yarar var. Tarihimizi bilmekte, hatırlamakta ve hatırlatmada da sonsuz yarar var. Çünkü birçok medeniyet, eğer bu gün yok olmuş, tarihin çöplüğüne atılmışlarsa, bunun nedeni ve sonuçları tarih sayfalarında bellidir. Tarihin doğal süreçleri içinde “aynı hatalar tekrarlandıkça” yok olmak, kaçınılmaz bir sonuçtur. Diğer bir anlatımla:

Tarihini bilmeyen toplumlar, yok olmaya mahkumdurlar.

NOT: Yeni Adım’ın 13. yaşını kutluyorum. Ve Yeni Adım’la nice yıllara diliyorum…




Hema’ya sorular…
Çarşamba, 27 Ocak 2010 21:10

Hattat Holding Yönetim Kurulu Başkan Asistanı ve Hattat Holding Kurumsal İletişim Departman Müdürü Tolga Tonguç’un son basın açıklaması yerel medyada yayımlandıktan sonra, Zonguldak gündeminde Hema Endüstri A.Ş.’nin Enerji yatırımları tartışılır hale geldi. Söz konusu açıklamada Tonguç “Önyargıyı kırmak, atomu parçalamaktan zordur” özdeyişini hatırlattıktan sonra “hem ülkemize hem de dünyaya örnek bir santral yapacağız. Kesinlikle kulaktan dolma bilgilere inanmayın, bizler Türkiye’de parmakla işaret edilerek örnek gösterilecek bir enerji üretimi yapacağız. Şirketimiz dışarıdan doğalgaz almıyor, dışarıdan ithal kömür getirmiyor. Niye dışarıya para kazandıralım? Niye yurtdışındaki madenci kazansın? Bizim madencimiz yok mu? Bizim işsizimiz yok mu? Biz kendi kömürümüzü çıkartıp, kendi elektriğimizi üretemez miyiz? Bizim ülkemizin enerji açığı yok mu?” diyor.
Tonguç, daha sonra Elektriksiz hayat mümkün mü? Sorusunu soruyor ve diğer alt başlıklar “Çinlilerden kuyu açmayı öğrendik, Bartın’dan göç tersine dönmeye başlıyor ve Hayır olmaz demeyin, Önyargılı olmayın, temiz santral, temiz enerji için gerekirse başında bekleyin, gerekiyorsa denetleyin” alt başlığıyla, görüş ve düşüncelerini açıklıyor. Hema Enerji’nin “Batıkaradeniz Enerji Üssü Projesi”ne baktığımızda Taş Kömürü, Metan Gazı, Petrol ve Doğalgaz ile Enerji Santralleri, Elektrik Dağıtım ve Kuvars Kumu Projelerine 2005 yılından itibaren başladığını görüyoruz. Hattat Holding Enerji Grubu Ülkemizin Enerji’de dışa bağımlılığına son verebilmek amacıyla hazırladığı 3,1 milyar Euro’luk projelerini gerçekleştirmek ve Batı Karadeniz’i Türkiye’nin en büyük enerji üslerinden biri haline getirmek gibi bir vizyonu var.

***

Elbette yatırımcının bir hedefi, vizyonu olacaktır. Bu olmazsa olmazlardandır. Ülkemizin “projeler çöplüğü” haline geldiği çok iyi bilinmektedir. “HAYIR” diyenlerin tutarlılıklarını sorgulama yöntemi olarak “verdikleri söz yada çizdikleri vizyon ile uygulamanın doğru orantılı olup olmadığına bakmak gerekir”. Bundan ötesi ‘laf’tır. Bilgi kirliliğidir. ‘Fos’dur. Hema Enerji’nin “Batıkaradeniz Enerji Üssü Projesi” kapsamında;

1- 2005 yılından günümüze kadar neredeki, hangi alanlara, ne kadar yatırım yapılmıştır?

2- Yapılan yatırımlar hangi alanlarda ve hangi aşamadadır?

3- Kriz öncesi ve sonrası kaç personel, hangi alanlarda istihdam edilmektedir?

4- Kriz bahanesiyle personel çıkardığınız oldu mu?

5- Bartın’a Kurulacak santralin kömür ihtiyacı havzadan karşılanacak ve kömür ithal edilmeyecekse, hangi teknolojiye dayalı santral kurulacak ve söz konusu santralin yıllık kömür ihtiyacı nedir?

6- Metan Gazı, doğal gaz statüsüne dâhil edilmediğinden dolayı “teşvik” kapsamında değildir. Olası yatırımlarınızı hangi kaynaktan, ne kadarını karşılamaktasınız?

7- HEMA Amasra’da ve diğer sahalarda redevans ödedi mi?

8- “Hema’ya hazırlık için süre tanınıyor, redevans alınmıyor. Şimdi yine 18 ay ek süre istiyor” iddiaları doğru mudur? Değil ise, doğrusu nedir?

***

Hema’nın Batıkaradeniz Enerji Üssü Projesi, Batıkaradeniz ‘Fosss’ Enerji Üssü Projesi değildir ve teşvik almak için hazırlanmış bir proje de değildir denebilmesi için, yukarıdaki soruların ivedilikle yanıtlanması gerekir. Birçok soru işaretinin, kaygı ve kuşkuların ortadan kalkması her şeyden önce Hema’nın yararınadır. Aksi takdirde “Kamuoyun Son yargısını kırmak, atomu parçalamaktan zordur”, diye düşünüyorum.


Öğrendim...
Cuma, 05 Şubat 2010 19:16

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
Aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar... olduğunu öğrendim.
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
Sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim. Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
Gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da “lezzet” kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
Ben dostlarımı ne kalbimle, nede aklımla severim.
Olur ya...
Kalp durur...
Akıl unutur...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur...

Kaynakça: MEVLANA

AB ÇÖKÜYOOOR
Çarşamba, 10 Şubat 2010 17:34

Reuters haber ajansı’nın AB ekonomisindeki son gelişmeler ile ilgili olarak yapmış olduğu ekonomik haber, dünkü bazı yaygın basında yer aldı. “Tarihi kriz önlemleri geldi Avrupa kurtarma kararı aldı” başlığıyla verilen haberin içeriği şöyle:
Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Jean - Claude Trichet’nin yarın (bugün) yapılacak AB zirvesine katılmak için Avustralya’daki bir toplantısını yarıda bırakarak erken dönme kararı alması, piyasalarda Yunanistan’la ilgili yeni kararlar alınacağı beklentisi yarattı. Reuters’ın, ismini açıklamadığı üst düzey bir Alman siyasetçiye dayandırdığı habere göre, “Euro Bölgesi’nde Yunanistan’a yardım için prensip kararı alındı” dedi.
Dünya, başta Yunanistan olmak üzere Portekiz ve İspanya’nın bütçe açıkları ve borçlarıyla ilgili sorunların Euro Bölgesi’ne yayılması ve bölge sınırlarını aşarak büyümesinden endişe ediyor.
Brüksel’deki özel zirvede yarın (bugün) bir araya gelecek olan 27 AB lideri, 10 yıllık bir plan oluşturacak ve Euro Bölgesi’ndeki zayıf ülkelerin durumundan kaynaklanan yatırımcı endişelerini gidermeye çalışacak. Avrupa Komisyonu’nun Ekonomik ve Parasal İşlerden Sorumlu Üyesi Joaquin Almunia, krizin yayılma riski taşıdığına dikkat çekti. “Yunanistan’daki zor durum tüm AB açısından ortak bir endişe kaynağı. Krizin Euro bölgesinin diğer bölgelerine yayılma riski ciddi” diyen Almunia, Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu tarafından açıklanan ve Brüksel’in de onayını alan planın risklerle dolu olduğunun altını çizdi.ECB üyesi Ewald Nowotny ise “ECB’nin kuralları açık. Kurallarımız kurtarmaya karşı” dedi. Yunanistan’a yardım kararının ancak AB üyelerinin siyasi bir kararı olabileceğini dile getiren Nowotny, hedge fonların yarattığı spekülasyonların Yunanistan’ın düştüğü durumda rolü olduğunu da belirtti.
AB’nin geçen hafta mali planını onayladığı Yunanistan, geçen yıl gayri safi yurt içi hasılanın (GSYH) yüzde 12.7’si oranındaki bütçe açığını, 2012 yılına kadar GSYH’nin yüzde 3’ün altına indirmeyi hedefliyor.
300 milyar euro’nun üzerinde dış borcu olan Yunanistan’ın 2010’da 55 milyar euro ödeme yapması gerekiyor.Analistler, Avrupa Komisyonu ve ECB’nin artık üyelik kriterlerini daha titiz biçimde uygulayacağını, eskiden göz ardı cari açık gibi göstergelerin büyük önem kazanacağını belirtiyor. 2004 yılında AB’ye üye olan 8 ülkeden sadece Güney Kıbrıs, Malta, Slovenya ve Slovakya euro’ya geçebildi. 16 üyesi olan Euro Bölgesi, Litvanya’nın 2007’deki başvurusunu enflasyonu gerekçe göstererek reddetti. 2015’ten önce AB’nin Euro Bölgesi’ne yeni ortak kabul etmesi beklenmiyor. Danske Bank başanalisti Lars Christensen, “Almanlar ve Avrupa Merkez Bankası (ECB), ikinci bir Yunanistan’ın birliğe girmemesi konusunda kararlı. Polonyalılar bu mesajı aldı. Daha önce 2012’de euro’ya geçmeyi hedeflerken euro’ya en erken 2015’te gireceklerini söylemeye başladılar” dedi.
***
Evet, her şey ortada. Haber’den de anlaşılacağı gibi “AB Çöküyor” derken bir asparagas haber, abartılı ve taraflı bir görüş-iddia olmadığı net bir şekilde anlaşılıyor.Türkiye Gazeteciler Federasyonu ile AB’nin 2008 yılında ortaklaşa düzenlemiş oldukları “AB’yi Türkiye’ye Getirme, Web Gazetecilik Ağı Oluşturma” adlı Ankara’daki seminerlerde ve Brüksel’e yaptığımız bir haftalık çalışma ziyaretinde dile getirmekte olduğum bir görüş vardı. Brüksel’deki AB yetkililerinin yüzüne karşı da söylemiş olduğum o görüş şuydu: “Türk kamuoyunun gözünde AB, Hıristiyan kulübüdür. ‘Onlar ortak, biz pazar’ görüşü hakimdir. Son yıllarda AB, ekonomik birlik olmaktan çıktı, siyasi bir birlik haline geldi. Bunun somut göstergesi ise 2004 yılında alınan 8 ülkedir. Bu ülkeler, ‘siyasi ve ekonomik kriterleri’ yerine getirmeden tam üye yapıldılar! Bu 8 ülke ile kıyaslandığında, demokratik kurum ve kuruluşları yerleşmiş, deneyimli olan Türkiye ‘1949 yılından beri dış kapının eşiğinde bekletilmekte’dir! Bu durum da, Türk vatandaşının AB’ye olan güveni hızla düşürmekte, ‘AB bizi üye yapmayacak’ görüşünü yapılan kamuoyu anketlerine yansıtmaktadır” demiştim. Ayrıca bu ve benzeri görüşlerimle ilgili makalelerim, söz konusu web sitesinde yayımlanmakta ve onlar da bu makalelerimi okumaktadırlar.“AB ekonomik birlik mi, yoksa siyasi bir birlik mi?” soruma karşılık, AB yetkililerinin vermiş oldukları kaçamak cevaplar, bırakınız bizi tatmin etmeyi, kendilerini dahi yalanlar niteliktedir! Neymiş? O 8 ülkeye söz verilmiş! O nedenle kriterlere pek dikkat edilmemiş! Türkiye ile müzakerelerin yürütülüyor olması “Hıristiyan Kulübü” olmadığına kanıtmış!. Türkiye’nin üyeliği ile o 8 ülkenin üyeliği arasında önemli farklar varmış. Çünkü Türkiye çok büyük olduğundan AB’nin hazmetmesi bu gün için zormuş! Muş-muş da muş-muş! Yersen. Yemezsen, mesele yok. ***
Kömür-Demirçelik Birliği olarak kurulan ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olduktan sonra, özellikle 90’lı yıllarda “siyasi kriterlerin gevşetilmesi-esnetilmesiyle birlikte” çok hızlı bir şekilde siyasallaşan AB kendi ilkelerini de çiğnemiştir. Siyasallaşan AB, siyasallaşmasına paralel olarak, kendi ekonomik çöküşünü de hızlandırmıştır. Ekonomik kriterleri AB’ye üye bir çok ülkeden çok daha iyi durumda olan ve siyasi kriterlerinde eksiklikler bulunan Türkiye, çökmekte olan AB’ye üye olmak ister mi?
Gümrük Birliği Anlaşması ile “AB’nin pazarı” konumundaki Türkiye, “Tam Üyelik” konusunu gözden geçirir mi?
Türkiye’nin üye olması durumunda, AB’nin kuramcısı ve karar alıcı ikinci büyük ülke konumundaki Fransa’yı sollayacak ve Almanya’dan sonra “ikinci karar alıcı ülke” konumuna yükselecektir. Böylece AB Parlamentosu ve komisyonlarında, kurum ve kuruluşlarında, nüfusunun büyüklüğüne bağlı olarak temsil edilecektir. Bu durumu gayet iyi bilen Fransa, bugün Türkiye’nin tam üyeliğini istemiyor. Yarın da, istemeyecektir. Bu kesin.
İşte bu nedenle 51 yıldır AB kapılarında sürünüyoruz.“Türkiye’yi AB’nin hazmetmesi zor” görüşünü ileri sürmelerinin nedeninin arkasında verilmek istenen örtük mesaj “Birkaça bölünürseniz, sizi tam üye yapabiliriz” açık mesajıdır.
İşte bu ortam ve şartlar içinde Türkiye kararını bir an önce vermelidir. Türkiye, çökmekte olan AB’ye girmek ister mi? Gümrük Birliği Anlaşmasını gözden geçirir mi?


Koçal, Zonguldak ve ülke gündemini değerlendirdi
Cuma, 19 Şubat 2010 18:19

CHP Zonguldak Milletvekili Ali Koçal Pazartesi günü beraberindeki İl, İlçe ve Kadın Kolları Başkanları ve Yönetim Kurulu Üyeleri ile birlikte, Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti Genel Merkezi’ni Ziyaret etti.
Koçal, Zonguldak ve ülke gündemine ilişkin çok geniş açıklamalarda bulundu. Bu açılamaların satırbaşları şöyle:

*Zonguldak bütünü ile ihmal edilmiş bir kent. Bu vesile ile Zonguldak’ta ki hükümetin temsilcilerini göreve davet ediyorum. Onlar görevlerini yapsınlar. Onların Zonguldak’a karşı sorumlulukları var.

*Zonguldak bölgesi, yeraltı zenginliğini değerlendirememektedir! Türkiye’nin yıllık yaklaşık 23 milyon ton olan kömür ihtiyacının 20 milyon tonunun dışarıdan ithal edilmekte, yılda iki milyar dolar dışarıya ödenmektedir.

* Sektörsel Teşvikte biz üçüncü bölge olarak alındık. Zonguldak’a teşvik verildiği sektörler Zonguldak’ı uzaktan yakından ilgilendirmiyor. Zonguldak’ta kömüre, demire, orman ürünlerine ve balıkçılığa teşvik verilmeli dedik. Ama onlar Zonguldak’a dericilikle, ayakkabıcılıkla, tekstille ilgili teşvik verdiler! Sektörsel Teşvik konusunda Zonguldak oyuna geldi.

*Hükümet, TTK beş milyon ton, özel sektör beş milyon ton olmak üzere “toplam 10 milyon ton kömür üretimi hedefini tutturamamıştır”.

*Belediyelere verilen ödenekten AK Parti belediyeler yararlandırıldı, CHP’li belediyelere ödenek verilmedi! Belediyelerle ilgili bütçeden 500 bin TL para gelmiş. Fakat bu parayı AK Partili belediyeler aldı. Ayıp değil mi? Biz ne zaman bu ayrımcılığa son vereceğiz. Zonguldak’takiler insan değil mi? Bu ayrımcılık ve iki yüzlülüktür.

*Zonguldak’ta çok ilginç kadrolaşmalar gerçekleşti. TTK’ da ve devletin diğer kurumlarında ciddi bir kadrolaşma gerçekleşiyor! Milli Eğitimde yapılan atamalar, yasa ve yönetmeliklere uygun değil, sadece kendi ideolojilerine uyanları yönetici yapıyorlar!

* ‘-Cek,-cak’ larla 8 yıl geçirdik. Zonguldak’ın daha fazla ‘-cek,-cak’larla zaman geçirecek hali yok. Bizi kandırdılar. Önerilerimize hep yapılacak denildi ama yapılmadı! Zonguldak bilmeli ki CHP iktidarında bu sorunların tamamı giderilecektir.
*Biz CHP Milletvekili olarak iktidar parti milletvekilleri ortak çalışmayı denedik. Bir masada oturduk, yemek yedik ama konuştuklarımız orada kaldı. Biz her zaman CHP Milletvekili olarak ortak harekete hazırız.

* Zonguldak’a hizmet gelmemişse Zonguldak’ın ilgilileri, hükümet temsilcileri görevini yerine getirmemiştir. Bu güne kadar parlamentoda Zonguldak’ın temsilcisi olan 3 milletvekili sorunları hiçbir şekilde, sorunları dosyalayıp Başbakana giteme cesareti gösterememişler, bu konuda kendisiyle muhatap olmamış, Zonguldak’ın sıkıntılarını anlatmamışlardır. Anlatabilselerdi bugünkü durumda olmayacaktır.

*Taşkömürü üretimi azalıyor, Filyos Projesi durduruldu. Yol sorunu tazeliğini sürdürüyor. AK Parti milletvekilleri konuşuyor, iyi şeyler yaptık demeyle iyi şeyler yapılmıyor. Somutlaştırmaları gerekiyor. Zonguldak’ta ne yapıldı da biz görmedik.

*Kamu iktisadi teşekküllerine çok büyük paralar aktarıyorlar. Bu paralar sadece Zonguldak’a verilmiyor. Ben KİT Komisyonundayım ve aktarılan paraları görüyorum. Zonguldak’a verdiği para denizde damla kadar. TTK’ ya hazineden ödenen kaynak % 1 bile değil! Bu devlet hepimizin devletidir. Zonguldak’a verilen sübvansiyon göze batıyor, EUAŞ’a, ATV Sabah’a verdiği, Halk Bankasına verdiği kimsenin gözüne batmıyor. Orada çok büyük bir yolsuzluk var. Yolsuzlukları gündeme getirdiğimiz zaman bir soruşturma yapılıyor, soruşturmada herkes tertemiz görünüyor. Bu KİT’lerin çok büyük zararları var. Zonguldak’a verilen denizde bir damla.

*Zonguldak’ın göç almaya başlamasının nedenleri araştırılmalıdır.

*Genel seçimlerde AKP kesin gidecektir.
***
CHP Zonguldak Milletvekili Ali Koçal’ın açıklamalarının satırbaşları özetle böyle. Bu satır başlarının her biri ayrı-ayrı ele alındığında, bizler için her biri haber, kamuoyu ve siyaset için her biri gündem konusudur.
Koçal’ın “bazı görüşleri ve ileri sürmüş olduğu iddialar”, yenilir-yutulur cinsten değil. Hem de hiç değil. Bu görüş ve iddialara karşı iktidar partisinden bir açıklama henüz gelmedi! Neden gelmedi anlayamadım! Herhangi bir açıklama gelmeyince (!) bizler için ve kamuoyu için “yorum yapmak” olanaksızlaşıyor. Tek yönlü yorum yapmak ise, ilke ve objektiflik anlayışımıza hiç uygun değil…
Zonguldak Milletvekili Ali Koçal’ın görüş ve iddiaları ortada, ama karşı görüş yok! Durum böyle olunca, sentez yapmak, yorum yapmak, haliyle güçleşiyor…
Koçal’ın kamuoyunun gündemine düşen bu görüş ve iddiaları doğru mu, yanlış mı?
Yalanlama gelmediğine göre, “doğru mu” diyeceğiz?

Yoksa… “Üç maymunu” oynamaya devam mı edeceğiz?

“Zonguldak, Bartın ve Karabük’te yaşayanların TTK’ya sahip çıkması gerekir”
Cuma, 26 Şubat 2010 21:49
Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Genel Müdürü Burhan İnan’ın göreve seçilmesi nedeniyle, ZGC olarak nezaket ziyaretinde bulunduk. Bu ziyarette İnan’ın, Zonguldak yerel basınını çok yakından izlediğini ve ilgilendiği izlemini edindim. Zonguldak yerel basınının güçlü bir konumda olduğunu vurgulaması, Yerel basına önem verdiklerinin altını çizmesi, benim izlenimimi doğrulayan en büyük gerekçelerdir.
İnan’ın basına bakış açısı ve tespitleri şöyle: “Basın, bütünü itibarıyla demokrasinin gelişmesinde ve korunmasında çok önemli işler üretiyor. Toplumu doğru bilgilendirme, yönlendirme ve motive etme görevi var. Bu gücün halkın yararına kullanılması gerekir. Yerel basın önemli bir güç. Zonguldak’ta yerel basın, diğer illerde olmadığı kadar güçlü.
Bunun için yerel basının sorunlarının çözülmesi lazım. Özellikle ulusal basının aldığı paylardan, yerel basının pay almadığını hepimiz biliyoruz. Basının özgür ve hür olması, etik değerleri koruyabilmesi için altyapısı güçlü olmalı. Bunun için teknolojik altyapının ve donanımının iyi olması, çalışanlarının ücretinin iyi olması lazım ki, insanlar etik değerlerini koruyabilsinler” diyerek, yerel basının içinde bulunduğu ekonomik, sosyal, yasal sıkıntılar ile etik kurallara doğru bir atıfta bulunuyor.
Söyledikleri sözlerin bazılarının, basında yanlış yazıldığını ve yorumlandığını söyleyen İnan, “Bazı basın organlarında A denilen söz, B olarak yazılıyor! Bu da, bizlerde rahatsızlık yaratıyor. Basın, bizim adımıza kamuoyunu bilgilendiriyor. Bizim bundan rahatsız olmamız düşünülemez. Basına her türlü bilgiyi vermeye hazırız. Bu konuda kimsenin endişesi olmasın” diyerek de, haklı bir serzenişte bulunuyor.

TTK Genel Müdür İnan, TTK’nın 2004’den sonra yeniden yapılandırıldığını, işleyen bir sürecin olduğunu vurgulayarak, bu çerçevede Türkiye’de derin kuyu madenciliğinde yapan tek işletme olduklarını belirtti. İnan,“Deniz seviyesinden 600-700 metre inip de kömür çıkaran başka bir kurum yâda kuruluş yok. Bu anlamda önemli eksikliklerimizi giderdik. Kozlu’da bir kuyuyu tesis ettik. Karadon ve Armutçuktaki kuyuları gözden geçirdik. Eksiklerimizi tamamladık. Yeraltındaki kömürümüz derine doğru batıyor. Batan bir eğime sahip çıkmalı ve kuyuları da onla beraber indirmek zorundayız. Yoksa kuyu üste, kömür altta kalacak” dedi.
“Kömür madenciliğinde, taş çıkmadan kömür çıkmaz” denilen eski bir söz vardır diyen Genel Müdür, “taştan galeri sürmek, hazırlık yapmaktır. Beş müessesenin beşinde galeri sürme çalışmaları devam ediyor. Dört müessesede özel sektör, Amasra müessesesinde de, kendi imkânları ile galeri sürme ihtiyacı gideriliyor. Makine tesisatını yeniledik. Ayrıca yenileme çalışmalarımız devam ediyor. Yer altı işletmeciliği çok riskli bir iş. Parametrenin birini düzeltiyorsunuz bir diğeri bozuluyor. Yani, üretimi çok fazla etkileyen etkenler var. Etkenler aynı anda buluşmuyor. Üretimimiz devam ediyor çok istediğimiz seviyelerde olamamasına rağmen, yeraltındaki hazırlıklarımız devam ediyor. Galerileri sürüyoruz. Bunlar bittiğinde kurumun 30-40 yıl hazırlık yapmadan üretim yapacak hale gelecek.

Kozlu ve Karadon da kullanacağımız nefeslik kuyuların ihalesini Çinlilere verdik. Delme çalışmaları başladı. Karadon da 1 nolu kuyuyu derinleştireceğiz. 3yada 5 yıl içinde yer altı eksiğimiz kalmayacak” diyen Genel Müdür İnan “1948’den bu güne kadar kazma kürek, ağaç ve tahkimatla üretim olmuş. Bunun değişmesi mümkün değil. Çünkü Jeolojik yapısı nedeniyle kömür damarlarımız, emek-yoğun bir çalışmayı dayatıyor. Kömürün yeryüzüne çıkartırken madenciliğin teknolojilerinde yararlanıyoruz. Kazı esnasında makineden faydalanma şansımız çok az. Üretim, bundan sonrada bu şekilde devam edecek gözüküyor” diyerek, ilimizdeki yer altı kömür işletmeciliğinin riskinden, zorluğundan ve maliyetin neden-niçin-nasıl arttığının ipuçlarını gözler önüne seriyor. Ve… Bu işin başka bir yolunun olmadığına da, dikkatlerimizi çekiyor. Öte yandan, yeraltı madenciliğinde kâr etmenin zor olduğunu ve bunun iyi hesap edilmesi, bilinmesi gerektiğini belirten İnan, TTK’nın 2009 yılında 338 milyon TL zarar ettiğini; bunun büyük zararlar değil de, kabul edilebilir rakamlara ulaşması gerektiğinin altını çizdikten sonra “Bunun için herkese görev düşüyor. İşçisinden, en tepedeki Genel Müdürüne kadar. Zonguldak, Bartın ve Karabük’te yaşayan bütün insanların TTK ya sahip çıkması gerekir. TTK ancak böyle ayakta kalır. Yoksa zorlanır. Zorlandığını da biliyoruz. Ben 1986 yılında iş başı yaptım. O dönemde TTK kapanacak söylemleri olduğunu bugün dahi, hala aynı söylemleri duyuyoruz. Zarar ediyor söylemi, ister istemez insanları yanlış söyleme itiyor. Bu yargıyı değiştirmek lazımdır. Bu da doğru bilgilendirme ile olur” diyerek, herkese ve her kesime görev ve sorumluluklar düştüğünü vurguladı.
***
TTK Genel Müdürü İnan; TTK olarak, hazineden 908 kişilik kalifiye eleman taleplerinin olduklarını söyledi. İnan “Çeşitli sanatlarda, kalifiye elemana ihtiyacımız var. Mühendise ihtiyacımız var. Talebimizi yapıyoruz. Öte yandan talebimizi de, takip ediyoruz. Üretime destek veren diğer ünitelere işçi alımı yapacağız. Kuyu dibinde de, istihdam için iş gücüne ihtiyaç var. Üretim işçisine değil, teknik elemana ihtiyacımız var. Yeni alınan 3 bin işçi ile iyi bir durumdayız… İşe gitmeden maaş alanı, affetmem” dedi.
Zonguldak Liman ihalesi ile ilgili son durum, nedir (?) diye bir soru sordum. Sorumu yanıtlayan İnan: “Limanı kiraya vereceğiz. Bu doğru bir karar. Limanda eleman sıkıntımız var. Limanda altyapı eksikliğimiz var. Mesela ramakörlerimiz 1952 model. Bir diğeri 1961 model. Yani çok eksikliğimiz var. Limanın kiraya verilmesi, kurum açısından en karlı ve mantıklı bir seçenektir. Liman için kurumun menfaatlerini dikkate alıyoruz” dedikten sonra, sözlerine şöyle devam etti: “Liman için bize gelen yerli veya yabancı hiçbir talep yok. Piyasada konuşulanların aslı astarı yok! Çünkü biz, limanı kiraya vermek için ihaleye çıkmadık. İhaleye çıkarsak, açık ihale olacak. Yani, ihale ile ilgili mevzuat neyse, ihale de o çerçevede yapılacak” dedi.

Sorularımızı içtenlikle yanıtlayan ve Zonguldak’ımızın yetiştirmiş olduğu üst düzey bürokratlardan biri olan Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Genel Müdürü Burhan İnan’ a hepimiz sahip çıkmak, köstek değil de destek olmak durumundayız.
Yeraltı madenciliğinde kâr etmek zordur. Hatta eksi 300-400 metrelerdeki üretimde mümkün değildir. Unutulmamalı ki yer altı kömür madenciliği, diğer 12-15 sektörü ayakta tutmakta, onlara iş olanağı sağlamaktadır. Bunun iyi değil, çok ama çok iyi bilinmesi, hafızalarımızdan silinmemesi gerekir.

Genel Müdürü Burhan İnan’ ın da dediği gibi “Bunun için herkese görev düşüyor. İşçisinden, en tepedeki Genel Müdürüne kadar. Zonguldak, Bartın ve Karabük’te yaşayan bütün insanların TTK ya sahip çıkması gerekir. TTK ancak böyle ayakta kalır. Yoksa zorlanır”